16 Nisan 2010 Cuma

Barak’a veda (24 nisan 2004 - 15 nisan 2010)


Bir kez daha ellerim geri geri gidiyor. Bu yazıyı yazmak istemiyorum. 13 yıllık can yoldaşım köpeğimi kaybettiğimdeki kadar sık doluyor gözlerim. O cümleyi duymasam nasıl güzel olurdu şimdi her şey diye düşünüyorum. Her şeyde o aklıma geliyor, köpekler bağırdığında, av düşündüğümde, bilgisayar başına geçtiğimde. Barak, 6 senelik koca Barak, öldü. Canımızın içi, gözümüzün bebeği.

Sen şimdi gidiyorsun. Git.

Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar. Gitsinler.

Oysa ben gözlerinsiz edemem, bilirsin...

Barak gitti. Yakışıklı yüzü, uzun bacakları gitti. Ava giderken arabanın arkasında “Kaiiii, kaiiii” diye bağırması gitti. Ormanda heyecanla ize kesik kesik ses vermesi gitti. “Kav, kav, kav, kav” bıkıp usanmadan dağ tepe domuz kovması gitti. Domuzun yatağında burnuyla domuzun yerini göstermesi gitti. Küçük patileriyle üstümüze tırmanarak tutunması gitti. Ekmeklerin üstüne atlaması, öteki erkek köpeklere hırlaması, domuzun karın zarını itinayla parçalayıp yemesi, domuzun üstüne kafasını koyup sahiplenmesi, motorun arkasında bir ayağını sahibinin koltuğuna koyarak gitmesi, beni görünce kuyruk sallaması, ipine deli gibi asılması gitti.

İşte böyle pat diye gidiyorlar. Birkaç saat evvel av yapıyor, koşuyor, kuyruk sallıyor olup, birkaç saat sonra aynı her zaman yattıkları gibi, ama cansız yatabiliyorlar. Her zamanki güzellikleriyle, masumluklarıyla. Böyle aniden veda edip, toprağa vermemiz gerekebiliyor. Kızıyoruz o zaman, kandırılmış gibi hissediyoruz, hani dün burdaydın, ne demek şimdi yoksun, hani hep burda olacaktın, hep yanımızda zıplayıp, bağrınıp, av yapacaktın diye...

Daha bu işin ava çıkması var, köpekleri arabaya doldurup aralarında Barak’ın olmadığını fark etmek, köpekleri salıp onun sesini beklemek, domuzu vurup onun üstüne atlamasını beklemek, domuzun kalbini, böbreğini çıkarıp... Daha Barak’ın çok eksikliğini hissetmek var. Ben hiç Barak’sız av yapmadım. Güngör yaptı tabii ama eminim hatırlamıyordur onsuz av yaptığı zamanları. Daha Barak’sızlığı çok yaşamak var. Barak’sızlık acı.

Tabii ki bir köpeğin başına gelebilecek bir sürü tuhaf ve kötü son arasında, Barak’ın başına gelene yine de şükretmek gerek. Bir av köpeği için ormanda yarılıp orda, bulunmadan kalmak da var, dağ tepe gidip uzak bir diyarda kaybolmak veya alıkonmak da. Kendini bilmezlerin attığı zehirlerle çırpına çırpına ölen köpeklerimiz de oldu, araba çarpıp ezilen de. Bilinmeyen hastalıklardan, dilleri düşerek, aşılı oldukları söylenen hastalıktan, şu bu. Barak için elimizden geleni yaptık, tedavi ettirdik, sevdik, sarıldık, övdük, sıcak evine gitti, sahibinin yanında öldü.

Sevgiyle yaşadı, sevgiyle öldü. Çocuklarını büyüteceğiz, yeni köpekler yetiştireceğiz, yine avlar yapacağız... Ama onu her zaman çok özleyeceğiz.




2 Mart 2010 Salı

Çile’deki kaçak ele geçti


10 Şubat Çarşamba günü avlayamadığımız koca arkadaşla, nihayet avın son günlerinde kozlarımızı paylaştık! Hani yarım saatlik av diye gidip, hava kararana kadar av yapmıştık, Barak’la Kara cayır cayır Çile tepelerinde dolaştırıp tıpış tıpış ayağımıza geri getirmişlerdi koca domuzu. Üçümüz atmamış, birimiz atıp tıraşlamıştı... İşte o domuzla nihayet buluştuk. Aynı tepecikte, daha önceki yerinin az ilerisinden kalktı – kalktı derken, Barak’ın kandırıp ters tarafa yatırdığı Zeki tarafından kaldırıldı! Şöyle ki: Tam yatağa girerken rüzgar tersten gelince Barak ses vermiyor, Zeki de ilerliyor, hemen iki adım önlerinden kalkıp ikisinin arasından geçiyor domuz, Zeki’nin yol vermesiyle...

Güzelce önezeye doğru gidiyor ve kalktığı tepecikle vurulduğu orman içi patika arasındaki birkaç yüz metrede, avdaki hemen herkesin tüfek patlatmasına sebep oluyor: Tolga’dan 3, Gürcan’dan ve İzzet’ten birer, Çileli avcı arkadaştan 3 ve son olarak Zeki’nin ağbisiyle Mehmet Ali’den 3 kurşun! Neyse, 11 kurşunun sonunda geçen sefer bizi atlatarak kurtulduğu geçişte aramızdan ayrıldı bu yakışıklı domuz. İşte böylece, hata yaptığımız bir avda öğrendiğimiz bu patika, bu kez doğruyu yapmamızı sağladı...





27 Şubat 2010 Cumartesi

Handon Boğazı’nda final: Domuzla sıcak temas! (20 Şubat Cumartesi)



Sanırım her hafta yaptığımızın, en azından yapmaya çalıştığımızın adı “sıcak temas” ama bu seferki benim şahsen şimdiye kadar yaptığım temasların en yakını ve en sıcağı oldu!


Çok mutlu olduğumuz son avımızdan sonra aslında hiç ava çıkmasak mı diye de düşünmüştüm, bizi tatmin edecek bir av yaşanır mı ki diye... Ama sezonun son iki gününü heder etmeyelim, ne çıkarsa bahtımıza dedik ve cumartesi sabahı toparlanıp seçtiğimiz av mahalline doğru yola çıktık. Cıvaşır Burnu’nu dolanıp Handon Boğazı’na geldik, nereleri keseceğimizi gördükten sonra köpekleri tepeye bırakmaya götürdük. Güngör’le Ahmet abi köpeklerle inerken İzzet, Umut, Seko ve ben tüm burnu ve boğazın girişini görecek şekilde sıralandık.


Handon Boğazı avının en güzel yanı, av mahallinin yerleşimi sayesinde herkesin görüş açısının çok geniş olması. Köpeklerin nerde aradığı, nerden domuz kaldırdığı, sürekçinin gezişi, domuzun patikaları, önezedekiler çoğunlukla görüş dahilinde kalıyor. Zaten mekan güzel, kaynak var, beklenen alan zeytinlik üstü, yerler papatya, her yer su... Mutluyuz yani, ama ben daha evvel burda domuz görmediğimden ne olacak, nerden nereye gidecek, merak içindeyim. Bir de tam domuz patikası üstündeki iki ayrı zeytinlikte çalışanlar var ve ateş yakılıyor, oralardan geçer mi yoksa yolu iyice değiştirir mi diye şüpheliyim...


Köpekler bir süre tepenin etrafında dolanıp aradı, sonra tepeye yakın batı yüzünden domuzu kaldırdılar. Kovgun geliyor, gidiyor, nereye gitti köpeklerin sesi derken aşağıdan bir tüfek sesi geldi. Allah Allah, ardından köpekler gelmedi? Sonra bir tüfek sesi daha aynı yerden, sonra yukardan aralıklı üç kurşun sesi daha... Köpek sesleri de kayboldu. Ben durumu çözmeye çalışırken Güngör aradı: “Önündeki sıra kayalara bak, İzzet’in yaraladığı domuz az sonra ordan çıkacak, yukardan İzzet de geliyor, o domuzu halledin...” “Geldi mi?” Aa, geldi vallahi, tam karşı dağın yamacındaki patikadan koşarak bana doğru, daha doğrusu İzzet’in ilk kestiği yukarı noktaya doğru geliyor naklen yayında!


O sırada İzzet geldi, motordan inip domuzun varmış olması gereken noktaya doğru iniyor. Ben domuzu orda, yukarda varsayarken birden önümdeki derenin çalılarında haşırtılar duyup sallanan ağaçlar görünce buraya indiğini anlıyorum. İzzet’e işaretler, o sessizce domuza doğru inmeye çalışır, ben gözümü çalıya dikmişim, köpeksizlikten istifade pustu diyorum... Domuz her an fırlayıverecekmiş gibi heyecanlıyım, ama hareket yok. Nitekim az sonra Çakır gelip de çalılıkta ses vermeyince, dere yukarı Umut’a doğru devam edince domuzun bizi atlattığı anlaşılıyor. Hatta dere yukarı kayıp Umut’un hemen yanından yukarı atladığı ve boğazın derinliklerine doğru devam ettiği...


Olaylar şöyle gelişmiş: Köpekler domuzu kaldırınca ortalık karışmış, Seko aşağıda baraj denilen noktada köpeksiz gelen iki ayrı domuza atmış, biri sizlere ömür, ötekisi yaralı. Yukarda ise Çakır’ın kovduğu domuz Güngör’ün kurşunuyla buluşmuş. İzzet yine köpeksiz bir domuzla karşılaşarak iki kurşunla yaralamış, ki Çakır’la birlikte onun peşinden koşmaktayız. Öteki köpekler ne yapıyor, hiçbir fikrimiz yok.


Biraraya gelip bunları mütalaa ettikten sonra “Peki ama Çakır şimdi nerde?” sorusu geldi: Boğazın yukarsını bir dinledik ki, köpeğin en sevimli “başında sarma” sesi geliyor. Güngör yine ateş oldu fırladı tabii. Ben sakatlığı hala tam geçmemiş ayağımla, dere tepe dağ taş gitsem mi diye biraz tereddüt ettim, ne de olsa ilk varan domuzu halleder, diğerlerine yutkunmak düşer, boşuna tırmanmış olurum bu ayakla. Sonra dedim belki Güngör biraz oyalar biz gelene kadar, yatakta yaralı domuz görürüm falan... Elimden geldiğince hızlı çıktım dere yatağından yukarı, nasılsa Çakır’ın sesi sabit geliyor.


Yaklaşınca Çakır’ın havlamalarıyla çalılıkta domuzun tepişmeleri birbirine karıştı. Çalılık görüş alanıma girince, domuz kalkıp da bu tarafa çıkar mı diye bir durdum elimde hazırolda tüfekle, Güngör neşeyle gel diye seslenince ilerledim. Onun yanına bir gittim ki, gayet sakin, kelimenin tam anlamıyla “takılıyor”, tüfeği yerde, domuza arkasını dönüyor falan, bana da “Şöyle buyur,” der gibi koluyla işaret etti, “Bak bak burda,” diye. Şimdi, işin bundan sonraki birkaç saniyelik kısmı epey eğlenceli oldu:


Ben patikadan –hiç olmazsa tüfeğim elimde ve parmağım tetikte olarak!– Güngör’ün bak dediği yere doğru birkaç adım attım, domuz açık bir çalılığın arasında burnu bana dönük yatıyor yanı üstünde ve körük gibi soluyor, tamamıyla pasifize edilmiş bir hali var (ki zaten Güngör’ün seslenmesi ve hareketleri de bu havada), ve aramız 3 – 4 metre. Birkaç saniye içinde art arda, önce ben domuza doğru eğilip gözlerine bakarak, “Ah yazık!” diyorum içtenlikle, Güngör “Dikkat et yanaşma o kadar bak dalar,” diyor, ve a a a, domuz bir anda ayakta ve önümde beliriyor, bayağı bana dalıyor yani!


Neyse ki dediğim gibi, sahibi değilse de en azından tüfek hazır: İnsiyaki bir hareketle tüfeği doğrultup tetiği çekiyorum, domuz bir an sendeleyip bana doğru devam ediyor, şaşkınlık nidası çıkartarak namluyu daha da burnuna yöneltip tetiği yine çekiyorum ve ayaklarımın dibine devriliyor namussuz. Ben de kendimi geri atarak kaykıldığım çalıdan şaşkınlık içinde kalkıyorum... Bu arada Güngör, kendini yere atmış tepinerek gülmekte! Efendim ben nasıl “Ah yaazıııık!” demişim de, o anda domuz dalmış da, yüzümdeki ifade ne hale gelmiş de. Eh, olacak o kadar ifade değişikliği, ilk defa domuzla sıcak temas halini yaşadım...


Ben ne bileyim, zavallı bir köpek yavrusu gibi yanı üstünde yatan hayvanın, hem de ben ona acımaktayken, bana hiç acımadan dalıvereceğini! Böyle dalacak bir durumdayken yanındaki avcının tüfeğini bırakıp muhabbete girişeceğini! Hepsi tecrübe tabii. Güngör’ün kahkahalarına koşan İzzet olayın tekrarlanmasını kameraya kaydederken Umut da hikayeyi dinlemeye yetişti. Meğer domuzun yatağına asla aşağıdan yanaşılmazmış. Öyle gözlerine bakarak burnunun dibine zaten hiç yanaşılmazmış. Ne kadar işi bitmiş de olsa illa ki dalma hamlesi yapabilirmiş. Öyle bitap yatmasına asla kanmamalıymış... Epey gülüp şaşkınlığımla eğlendikten sonra ilk kez domuzla sıcak temas yaşamanın, ilk kez yatağa girip (mecburen!) domuz vurmanın keyfiyle özgün av mahallimize dönüyoruz.


Bu kez herkes ve köpekler toplandıktan sonra Seko’nun yaraladığı domuzu bulalım dedik, öyle yaralı kalmasın... Barajın orda bir, iki köpekle izini tutmaya çalıştık, çıkmadı. Kanlar izlendi, olmadı. Bu arada Umut bar bar bağırıyor, “Uğraşmayın arkadaşlar yok öyle bir domuz!” “İzzet abi bırak dinlemeyin bunu, yaralı domuz falan yok!” “Hadi baba oyalanmayalım gidelim!” Seko tüfeği yemek üzere, domuz hakikaten çıkmıyor ortaya. Öteki köpekler de arama ekibine ekleniyor mecburen – ve bir anda, koşun koşun sesleri: Yaralı domuz aranırken, esas aradığımız iri tek ortaya çıkmaz mı!


Bir arbede, ufacık ormancık, her yanında bir avcı tüfek yüzünde, domuzun fazla şansı yok zaten, domuz kalkar kalkmaz daha nereye gitti diyemeden iki el tüfek patladı ve bir zafer çığlığı. Hem yaralı domuzunu bulamayan, hem de Umut’un kızdırmasıyla iyice bilenen Seko iri teki, ormanın yukarsından ufak ufak uzamaya çalışırken koltuğundan devirivermiş. Böylece yazıldı mı Seko hanesine bir günde 3 domuz! Skorla ilgilenen yok zaten aramızda, güzel olan herkesin domuz görmesi, vurması, izlemesi...


Bu güzel, bir çoğu beklenmedik heyecanlardan sonra, Kuşadası’na transfer olduk. Meğer orda da bir büyük domuz varmış, ufak bir ormanda, limana doğru! Şaka bir yana, adanın merkezine inen tepeden bahsediyoruz. Müthiş bir zeytinliğin içinde müthiş bir yemek molası verildi önce, tarihi değirmen taşları, zeytinyağı küpleri ve presler arasında, deniz manzarasında. Sonra ufak orman kesilip köpeklere aratıldı ama nafile: Bizim büyük domuz bir süre buralarda gezinmiş, güzel izler bırakmış, patikalar yaratmış ama biz gelmeden önceki günlerde terk-i diyar eylemiş. Biz yine anlaşılan güzel avımızı sabah faslında, 4 + 1 ile yapmış, bir kenara koymuşuz: Biz ermişiz muradımıza, siz buyrun kerevetine...


15 Şubat 2010 Pazartesi

Av dediğin böyle olmalı (14 Şubat Pazar)


Sevgililer Günü’nün güzelliği midir, Çin yeni yılına girişin özelliği midir, yoksa avın son haftasının bereketi midir... Sezonun en güzel avı, katılanlar için tabii, bugün oldu. Tüm köpekler domuz sürdü, tüm avcılar domuz gördü, sürülen tüm domuzlar vuruldu, herkes sıkılar patlattı, köpeklerin hepsi doydu – hem kovmasına, hem yemesine.

Gün Umut’un sunduğu kalpli çikolatalarla başladı: “Sevgililer Günü şerefine domuzla çok özel pozlar vereceğim!” diye haykırıyordu Umut, Serkan’la birlikte çeşme başına geldiklerinde. İzzet öte yandan, Güngör beri yandan, herkes toplandı, hedef Sinandede. Köpek ekibi elimizde sağ kalanlar yani Barak, Kara ve İzzet’in Çakır (ki Tilki diye hitap edince de yadırgamıyor). Belevi tepesinin Zübeyde yüzüne, zirveye yakın bir yere çıktı sürekçiler İzzet ve Güngör köpeklerle. Biz de Sinandede’ye her zamanki gibi dizildik: Bugünlük topallayan ben yola çınarların altına, yani derenin gelişine, Seko ve Umut yukarı yola.


Burayı kesmek için sayımız azdı aslında, o yüzden çok da umutlu değildim doğrusu. Daha önce çok daha kalabalık önezeyle çok domuz geçirmiştik yani. Biraz bekledik, bekledik. Bugün için özellikle “iri tek” arayışındaydık, amaç iz bulup ordan salmaktı köpekleri, o yüzden acele etmedik... Bir süre sonra önezenin karşısındaki tepenin en tepesindeki zeytinlikten köpeklerin sesi fırladı: Barak’ın sesi Kara’nın ciyaklamasına karışır şekilde. Ama nasıl olur: Köpeklerin sesi geldikten saniyeler sonra önezede tüfek patladı!


Telsizim olmadığından anlam veremediğim bu gibi şeyleri sonraya bırakıyorum. Sıkı sesinin üstünden az geçti, hazırım, yerimdeyim, zaten öyleydim: Dereden yola çıkan bir ana patika var, en çok çalışmış olan, orda hazıroldaydım. Dereden bir tek çatırtı gelince, köpeklerin sesi daha ta derenin yukarsında, önezenin üst ucundayken, tüfeği elime alıp gözümü patikaya diktim. Nitekim az sonra hafif bir çıtırtıyla ordan burnunu gösterdi domuz – ama yavaş, yaralı: Hemen yola çıktı, bir attım tökezledi, bir daha attım yuvarlandı.


Tüfeği yüzüme aldım gidiyor diye ama yolda daireler çizerek debelenince bıraktım: Kara’nın önünde hiç domuz vurulmamıştı, bu son anlarını görmesi gerekti. Ama domuzumuz son bir hamleyle kendini yukarı ormana atmaz mı! E tamam orda kalacak elbette, zaten de yaralıydı karın boşluğundan. Köpekler hemen geldi, üçü birden hışımla girdiler ormana ve sarmaya ve dalmaya devam ettiler. Domuz ise direniyor! Ayağım hele de ormana girmeye hiç müsait değil, ama domuz kalkıp gidecek diye korkuyorum, kırk yılın başı domuz vurmuşuz, gitmesine göz yumacak halim yok ya...


Seke seke girdim ormana, ben gittikçe başında köpeklerle domuz sürüne sürüne ilerliyor, göremiyorum hiçbirini, önezedeki arkadaşların yetişmesi tek umudum... Derken Umut bitiverdi yanımda yolda, ben gel ormana gir de şunun işini bitir derken domuz tekrar yola inmiş bile. Orda bir kurşun, yine debelenme devam ediyor, boynuna bir kurşun daha, nihayet takla! Meğer domuz karşımıza köpeklerle çok aralı gelmiş, ama Umutlar telsizle haberdar olduklarından bekliyorlarmış, karşıdan zeytinliklerden fişek gibi geçerek ip çekmece Umut’a çıkarken izlemişler... Umut tek kurşun atıp yaralayınca domuz dereye inip kendini bana doğru atmış.

2. av:


Elde var 1! Avda pek sık olmaz ama bu sefer her şey hesaplandığı gibi gelişti: Köpekler beklenen yerde domuzu buldu, istendiği yöne sürdü, domuz iki noktada da tam önezeye çıktı ve nihayet kaldı. Bu hızlı ilk avın ardından, öneze yapılan yolda bir tek iz olduğu anlaşıldı. Bu sefer İzzet köpekleri alıp yoldan inerek domuzun geldiği taraftaki orman parçalarını aratmaya başladı. Ben aynı noktada beklerken ötekiler yine yolda, benle yüzyüze durdular. Epey zaman geçti, arada yürüyüşçüler geçti, onlar doğasever bizler cani(!) olduğumuz için sopalarımızı (yani tüfeklerimizi) saklamamız icap etti, İzzet bize bakan yüzü bitirip iyice arka yüzde ilerledi, ben ötekilerin yanına eklendim, hatta Barak geri geldi. Biz de umudu keserek tüfekleri falan bir kenara koyduk.


İzzet telsizden, köpeklerin bir şey kovduğunu ama tilki de olabileceğini söylediğinde o yüzden fazla heyecanlanmadık. İzzet’in köpeklerinin tilkiye zaafı var zaten, olmasa da çamurdan yaratıp kovuyorlar diye Güngör dalga geçiyor hep, yanında da maksat kovmak olsun diyen Kara var, yani kim bilir?.. İzzet daha ne kovulduğunu anlayamadan, Umut, “Yahu çatırtıyı duymuyor musunuz?” dedi, abooo, karşıya bir baktık ki yukardan bir domuz kopmuş geliyor!


Herkes atladı tüfeklere, tüfekler yüzlerde, konuşup itişiyoruz da heyecanla ama domuz bizden hiç tınmadan ip çekmece üstümüze geliyor, dereye inmesini ancak bekledik ve tam inişi bittiği anda tan, tan: Umut’un ateşiyle domuz tökezledi, Serkan da attı, ve domuz ufacık bir çalıda kaldı... (Ben de tüfek yüzümde domuzu kesiyordum, tökezleyince bari bu sefer Umut’un domuzuna müdahale etmiyim diye durdum. Güngör ise tam atacakken kulak tozunda Seko’nun tüfek patlayınca yamulmuş.) Vay be, helal olsun Umut, diye tebrikler gelirken a a a, meret tekrar ayaklandı yukarı yukarı gidiyor!


O andan itibaren aynı mahalde daha evvelki “atış serbest” anımızı çağrıştıran bir sahne yaşandı: Dört avcı, yukarı doğru çoğunluk zeytinlikten çıkan bacağı kırık bir domuza 10-15 kurşun attık, hem de vuramadık, iyi mi!.. Hemen İzzet’e bir anons, domuz yaralı geri geliyor, dikkat. Köpekler domuz görüşümüzden yok olduktan sonra geldi, önce Çakır sonra Kara, hem de sessiz olarak. Arabada çatlayan Barak da o zaman salındı, hemen izden takip etmeye başladı. Güngör aşağı inip yamaçtan İzzet’e doğru ilerledi, köpekler karmaşık bir şeyler yaptı, az sonra hepsi koptu gitti yok oldu...


Bir süre sonra anons üzerine gittik ta Belevi tepesine varan ormanı kestik, domuz daha ilerlerse oraya çıkacak diye, derken iki el tüfek sesi geldi. Güngör ormanda, köpekler başında sararken (Çakır’la başka avcıların köpekleri, Kara herhalde öteki köpekler yüzünden daha sonra gelmiş) domuzu haklamış. Güzel domuzmuş, Umut’un atışıyla ön bacağı kırılmış, ondan çeşmenin üstlerinde tek çamın civarında dayanmış. Bu arada ortadan kaybolan, hatta olacak iş değil, vurulan domuzun yanına bile gelmeyen Barak bir süre sonra ta nerelerden, ne işler çevirdiği anlaşılmadan geri geldi. Bu köpeklerin tasmalarına ufak gizli kameralardan takmak lazım vallahi, insan bazen meraktan çatlıyor...


İki başarılı av, herkesin domuz görmesi, çoğunluğun atması, köpeklerin hepsinin şevkle kovması neticesinde güzel bir yemeği hak ettik. Zaten de serbest atış sonucunda kurşunumuz kalmadığından ava bitti gözüyle bakıyoruz: Domuz avında şansı olan kişi bir günde 2-3 kurşun atar, nerden bilelim onar kurşun atmak gerekeceğini?! Zübeyde’nin arka yüzüne yayıldık, çamların altında bir otlukta yemeğimizi yedik, çayımızı demledik... Herkes o kadar memnun, o kadar rahatlamış durumda ki avda ilk kez demliğimizi bitirmeyi başardık, hatta üzerine de çekirdek çitledik.


3. av:


Sonra Güngör, hemen üstümüzdeki ormanı arayacağını söyledi. Elimizde kalan kurşunları toparlayıp ikişer üçer paylaştık. Köpeklerle Güngör, bizi hemen iki dakikada yürüdüğümüz noktalara bıraktı ve çıktı. Az sonra yine Barak’ın sesi, hemen yanında Kara’nınki (Tilki Çakır biraz sessiz, İzzet “Benimkinin de biraz çenesi düşse ya,” diyor), ormandan çıkıyor, bize doğru mu, evet ama döndü, hem biraz aralıklı sesler, sonra yine bize, zeytinliğe doğru gelirken... yukarı dönüyor ve uzaklaşıyor. Arabaların orda buluşuyoruz, niye böyle tereddütlü kovuyorlar derken kovmadıklarını, henüz izden gittiklerini anlıyorum. Son zamanlarda hep köpekleri domuzun üstüne attığımız, yani izden gitme durumu pek yaşamadığımız için bu ihtimali unutmuştum! Güngör’ün, “Er geç Zübeyde’ye gidecek bu hayvan,” demesiyle o tarafa yönleniyoruz.


Ben Zübeyde’nin dik şeridinin altından seke zıplaya yukarı tırmanıyorum, nasılsa henüz köpek sesi gelmiyor. Yukardaki koca kayadan, bir de altında birkaç patikadan geçiyor domuz. Epey yavaş çıkıp yerleşiyorum ama hala bir kovgun falan yok, Güngör de duymuyor köpek sesi, kimseden bir tüyo yok. Bir süre orda durduktan sonra, hadi Zübeyde’nin zirvesine çıkalım, belki ordan ses duyulur, diye komut alınca iniyorum. Zirveye çıkıyoruz ki Güngör söylenmeye başlıyor, hedef Barak: Az evvel saldığım yerde şimdi domuzu buldu, demin ne halt ediyordu, şu bu... Tepe şeritte diziliyoruz, aşağı kayaya kimse inmek istemiyor (valla kimseyi suçlayamam, inmesi 15 dakika, çıkması yarım saat, oraya gittin mi başka yere yetişmeyi falan unut!), ama neticede domuz ta aşağıdan, benim az evvel zar zor tırmanıp beklediğim yerden geçiyor...


Önce önümüzde kovgun, sonra ses nereye gitti derken arkamızda asfalt yüzünde ortaya çıktı, orda bir iki tur, çoğunluk yalnız Barak’ın sesi geliyorken sadece bu noktada Kara’nın ciyaklaması da eklendi, sonra yine aşağıdan Afyonlu tarafına geçildi. Cayır cayır Barak önde, motorla İzzet arkada Afyonlu tarafına gidince, şeritte geri kalanlar da saçmaları doldurup kuş avına soyundu. Tabii Umut ormana fosforlu şapkasıyla girince o iş de yalan oldu! Bir de kovgun dönmeden evvel İzzet köpeğin yerini tesbit için patikadan ormana girdiğinde mozalar görmüş mü... Kaldırmak için taş atmış, onlar da yukardan şeride fırlamışlar, birine Umut birine Serkan atmış mı... Birer ufak karavana da böylece. Bir de Umut tüfeği doldururken şakırtıdan hemen altında mozaların anasını kaldırmış mı... Bizim şerit pek hareketli!


Kovguna dönelim: “Domuz Sinandede’ye dönüyor,” anonsunu alınca Güngör bir ateş olsun! Ben de yanına takılıverdim, arabayla yemek yediğimiz düzlüğe doğru fırladık, ama epey bir yol... Artık ahbap çavuşluk moduna geçmiş olan Umut’la Seko’yu arkamızda bıraktık. Doğrudan arıcılara geliyor dedi İzzet, benim arıcılarla ve bu düzlüklerle daha önce hiç tecrübem olmamış. Ama köpeğin sesi net buraya doğru geliyor. Şeftalilikle düz tarla arasında, gürün yanında in dedi reis, burda mı diye bir şaşkınlıktan sonra atladım, o yola doğru devam. Atlar atlamaz da karşımda domuzu gördüm: Zeytinlikten yola paralel geliyor kapkara yakışıklı bir şey, köpek sesi ardından, dümdüz koşuyor – bu arada Güngör arabayla altından geçti, sonra fark edip dönüp geri geldi – Güngör domuzla şimdi aynı yönde ilerliyor, domuz aşağı yönlendi, ben adım adım takip ediyorum, Güngör ilerliyor, domuz iniyor, yahu arabayla çarpacak...


Derken domuz indi, araba durdu, ben bir gürün üstüne, bir altına koşuyorum: Şeftaliye mi girecek, tarlaya mı? Tam ortadaki yol ayrımına indi çünkü. Derken Güngör’den bir kurşun sesi, ve domuz tam gaz şeftalinin içinde gözüküyor. Ama tabii yoldan tarafta değil, şeftaliyi çapraz geçecek şekilde ilerlemekte: Ayağı falan unutup fırlıyorum şeftalinin içinde domuzun gittiği yere doğru, bir yandan da herhalde beni görmeyen Güngör bağırıyor, “Koş şeftaliden geçiyor!” Bir noktada karar vermem gerek: Ya daha yakına koşup koşmaktan titrer halde atıcam ya da mesafeli durup adamakıllı nişan alarak. İkinciyi seçiyorum, yeter yahu diyorum, ben acemi avcı değilim, amma domuz geçirdim bu sezon, bu sicili temizlemem gerek: Durdum, soluk aldım, koşan hayvanı bir an takip ettim, domuzla karşı karşıyayken ilk kez arpacıkla birleştim ve takla!


Domuz tek kurşunla burnu üstüne yıkılıyor, kalkacak mı diye bir an duruyorum ama hiç niyeti yok, birkaç saniye can çekişip ben yanına varmaya bile kalmadan ruhunu teslim ediyor. Bu noktada artık keyif çığlıklarımı tutamıyorum: Avı zaferle bitirmeye katkıda bulunmanın zevki gibisi yok! Şeftalilik çığlıklarımla dolarken Barak’la Tilki yetişiyor, artık domuz parçalayacak halleri bile kalmamış – hayatlarından memnunlar ama hani bunu da didiklemeyelim artık, der gibiler. Kara da az sonra izden, kokudan geliyor domuzun yanına, o da mutlu, nasıl olmasın: Bir günde önündeki üç domuz vuruldu, hayvanın hayatına bambaşka bir renk geldi! Küçük bir vahşi hayvan gibi aralardan dolanıp kanları, yaraları yalıyor, kurbanını ufaktan didikliyor. Artık insan korkusu da, yabancı köpek korkusu da domuz heyecanının yanında yavaştan yok oluyor.


Güngör arabayla domuzun altından giderken, yukarda bıraktığımız yerde domuzu gözetleme görevi üstlenen ahbap çavuşlar meğersem telsizi yerlermiş, “Reis domuz 50 metre üstündeee” “Reis 20 metre kaldıııı” “Çarpıcan Reis!!” Bunun üzerine Güngör bir de arabadan atlayıp boş tüfeğine cebinden fişek doldurup, öyle yapmış tek atışını. Şeftaliye girdikten sonra almış domuz sırtındaki kurşunu, ama zaten bitik haldeymiş, önce yolda durup bakmış bir arabaya falan... Benim kurşun da tam boynuna gelince, bu yakışıklı kara domuzun daha fazla yaşama sebebi kalmamış.


Resimler çekildi, köpekler mükafatlandırıldı, gelen giden avcılarla av anısı paylaşıldı, koca azılar güzel bir trofe yapmak üzere alındı, tam da hava kararmak üzereyken bu mükemmel av günü sona erdi. Her şey bu kadar mı güzel olur, hava, ekip, köpekler, yemek, domuzlar, kovgun, mekanlar, görme, atma, vurma, zamanlama... Herkes bu kadar mı keyifli ayrılabilir bir avdan. Netice özet olarak: 1. Umut yaraladı, Candan vurdu. 2. Umut yaraladı, Güngör vurdu. 3. Güngör yaraladı, Candan vurdu. Ama zaten avın bizim için atmak ve vurmaktan çok öte bir şey olduğunu ancak yaşayan, aramıza katılan bilir.


Kızılderililer avladıkları hayvana onlarla aynı doğayı paylaştığı için, bedenini kendilerine sunduğu için teşekkür ederlermiş. Kalabalıkta, acelede, maddenin, hırsın etrafında anlaşılmaz pek, ya da unutulur: Evrenin mutluluk kadar, şükran kadar takdir ettiği başka bir duygu yoktur. Doğayla böyle bütünleşmemize, bu kadar ruhumuzu besleyen, bu kadar bizi mutlu eden bir faaliyet yapmamıza mazeret olan domuzlara bizim ne kadar şükrettiğimizi bilen var mı acaba?



13 Şubat 2010 Cumartesi

Son avlarda yıldızı parlayanlar – II: 6 Şubat, 3 Şubat, 24 Ocak


6 Şubat Cumartesi günü Lümbürdek’te yapılan avda yoktum ama camiamızı yakından ilgilendirdiği için “destanımızda onların da maceraları yer alacaktır”! Bir kere, birçok avcı arkadaşımızın ahını almış bir domuz aramızdan ayrıldı: Ayrı ayrı avlarda sırayla Zeki’nin, benim, Umut’un ve İzzet’in ıskaladığı, sıra bendeyken Kara’nın ilk kez benim yanımdan kalkıp ta Kızılgöllere kadar Barak ve avanesiyle birlikte kovduğu domuz işte. Sonra köpeklerimizde epey bir iskontoya sebep oldu: İzzet’in pek güzel Kürtçe konuşan, zılgıt çeken ufak Barak’ı yok oldu, Çakır ise bir bacağın kaslarını bayağı biçtirdi. Son olarak da, avcı kardeşlerimizin nasıl dağlar tepeler kilometreler aştıklarından bahsetmek gerek...

Lümbürdek avında, İzzet her zamanki gibi derede duruyormuş. Öncesini bilemiyorum ama domuz oraya fırlayınca bir, iki atış, karavana. Karşıdan, yani tarlanın yanından, yani benim her zamanki pozisyonumdan Umut tüfeği boşaltmış, domuz tınmaz. İzzet motora atlayıp yukarı fırlamış, ilerde geçeceği yolu kesmiş, yine atmış, yine “manke”! Köpekleri salan Güngör bu arada ormandan çıkmış çatlıyor, tüfeği yiyecek, artık bu domuzu yerde görmek istiyor... Domuzun istikametinde araba yolu gittiği kadar ilerlemişler Umutlarla birlikte, Güngör köpeklerin sesine bakma ayağına biraz, biraz daha, biraz daha ormandan ilerlerken gide gide ta nerelere var sen, o tepeyi geç bu dereyi aş, ormanın içindeki domuza yaklaşınca köpeklere dalıyor diye iyice kız, yatağa gir, ters ters Barak’a bakmaktayken alnının ortasına bir kurşun... takla!

Çakır bacağının o haliyle yine de bırakmamış domuzu, Barak nasıl kızmış nasıl domuzda tüy bırakmamış, herkesin hikayesi ayrı. Bir de az sonra gelen İzzet’le birlikte Güngör’ün aynı ormanı, yarısı da karanlıkta olmak üzere, bellerini doğrultamadan, çizile parçalana 1.5-2 saatte geri dönmeleri var tabii. İşte Lümbürdek’in efesinin macerası böyle... Bu arada, hakikaten güzel bir efeymiş bu, kocaman, yağlı bir azılı. Ne yazık ki ters yerde mevta olduğundan ne köpeklere, ne bize fazla bir faydası oldu.


3 Şubat Çarşamba günkü avda ise başka maceralar yaşanmıştı, bir köpeğin sırra kadem basması şeklinde...

Müthiş yağmurlar yağmıştı ve yolların hali tam bir soru işaretiydi, o yüzden aşağıdan Kurtkayası’na, Çatalşerit’e çıkmaktan falan korkuyorum, çamurlara saplanırız ya da göçük yollara geliriz diye. Neyse ki köpekleri aşağıdan Gelincik Deresi’ne salmaya karar verdik. Köpeklerden sadece Barak, Çakır ve Kara var, o yüzden de çok mutluyum: Kara kalabalık olmadan, huysuz köpekler ya da tanımadığı insanlar tarafından korkutulmadan sadece domuzla meşgul olabilecek, bakalım ne yapacak...


Güngör’ün hakikaten domuzun kokusunu aldığına, ya da ultraviyole ışınıyla ormanın içini falan gördüğüne inanmaya başliycam yakında. Çünkü bahsedilen ormanın yanından geçecektik aslında, bir bakıp süzdü, “ben buraya bir salmak istiyorum,” dedi. Ve köpeklerle ormana girmesiyle köpeklerin ses vermeye başlamasının arası bir dakika bile sürmedi! Meğer bir alayın nerdeyse üstüne salmış köpekleri. Tepeden heyecanla ormanı izliyorum, karşıdan Çatalşerit’e doğru bir karaltı gidiyor, köpek mi diyorum, yo domuz! Zeytinlikten geçiyor, çamlığa dalıyor, bir süre sonra Barak da arkasından. Kara’yla Çakır da ayrıca çılgınca ses veriyor ormanın içinde, Barak gittikten sonra onlar da öteki tarafa doğru, moza izlenimi veren hızlı ve oynak bir domuzla gidiyor. Ama Kara nasıl cayır cayır bağırmakta, Çakır ses vermesem de olur diyor herhalde, biri ürür biri yürür gidiyorlar...


O tepede (Halka tarafı mıydı?) çıktılar indiler, dereden inecekler derken arkayı döndüler, gittiler derken geri döndüler falan. Epey bir kovgundan sonra ses kesildi, daha sonra da yavaş yavaş Kara geri geldi ama Çakır yok. Barak da peşine düşmediğimizden domuzunu bırakıp geri geldi, ara tara Çakır çıkmadı ortaya. Köpekleri duyarsa çıldırır fırlayıp gelir dedik (daha önce benim arabanın brandasını, kendi ipini falan yemişti bu sebepten), 200 metre yukarıya tekrar köpekleri saldık. Kara yine yanıbaşındaki tecrübeden iyi faydalanarak Barak’la birlikte güzel kovgun yaptı ama Çakır yine çıkmadı ortaya...

Buz gibi poyrazlı günde, Kolankaya altında bir yerde güneş alıp rüzgar almayan bir nokta bulup ateşimizi yaktık, böreklerimizi ısıtıp çayımızı demleyip piknik keyfimizi de yaptık, köpek aramakla karanlığın basması arasında. Sonra da boynumuz bükük, aklımız dağda dönmek zorunda kaldık. Neticede o gün ve sonraki gün her köşede kendisini arayan sahibiyle ısrarla köşe kapmaca oynayan Çakır, üçüncü gün tıpış tıpış Selçuk’taki evine geldi çok şükür... Bize de çektiğimiz sıkıntı kar kaldı!

24 Ocak Pazar günkü av da ayrı bir hikayeydi: Hem Kuşadası (Umut, Serkan, Barış), hem Selçuk (Güngör, İzzet, Ahmet abi, ben) ekipleri tamdı. Henüz bu kadar yağmur almamıştık, yollardan korkumuz yoktu, o yüzden güzel güzel Kurtkayası’na çıkmıştık. Çatalşerit, geniş (benim) şerit, kömür ocaklarının üstü, iyi tanıdığımız, bu sene de pek tatminkar bir av yapamadığımız mekanlar... Ama konu av olunca evdeki hesap bir kere de çarşıyı tutsun be arkadaş: Kurtkayası’nda köpek saldık, bir baktık yine Ekmekçi’deyiz! Oysa buralardan sıkıldık, suyunu çıkarmayalım dedik, o yüzden yukarı çıktıydık...


Elden ne gelir, köpekler almış önlerine bir moza, o dağ senin bu tepe benim koşturuyorlar. Kara Kurtkayası’nda kovmaya başlayan ekibe katılmamıştı, kalabalıktan ya da hengameden olsa gerek. İnip Ekmekçi’yi kestiğimizde, ben çeşmeyle incirlik arasında koştururken incirliğin dibinde domuzun az evvel geçtiği izi gösterdiğimde yine viyaklayarak ekibe katıldı o da... Dön baba dön, dön baba dönerken saatler sonunda köpeklerin yakalanabilenleri tutuldu, mozaya av günümüzü yediği için bir araba laf edildi, ateşimizi yakıp karnımızı doyuralım, sonra adam gibi tekrar av yapalım dendi. Ateş yakıldı, yiyecekler çıktı, derken...

Moza da ateşe mi imrendi, karnı mı acıktı neyse, çeşme başına, bizim ateşe doğru gelmez mi kovgun sesleri! Bağladığımız köpekler çıldırıyor, kim ne tüfek bulursa kapıp sese doğru gidiyor, yukarlık bir yere fırlayan Serkan telsizden bağırıyor: Domuzu gördüm, çok büyük, çok büyük! Sonunda bir sürü köpek hafkırışı, birkaç el tüfek patlayışı, derken bizim moza Barış’ın tek kurşunuyla sizlere ömür. Sabahtan beri koşa koşa köpek kadar bir şey kalmış zaten mozacık.


Kıssadan hisse: Etrafta salık bir tane bile köpek varsa, ateş de yaksan av devam ediyormuş gibi hareket edeceksin! Günün sonrasında ateş Sinandede’ye taşındı, ekmekler alınıp çınarların altında hızla yenildi içildi ki sonrasında yukarı, kara selvilerin orda av yapalım... Ama bu sefer de köpeklerin planı farklıydı, artık canları pek bir şey bulmak istemiyordu anlaşılan, tek bir ses bile verilmeden ormandan çıkıldı. Bugün de ufak bir mozayla kapanmış oldu – neyse ki o mozayı vuran, avımızı sabote etmeye niyeti olan kuş avı taraftarı Barış oldu da onun da planları suya düştü!



Son avlarda yıldızı parlayanlar – I: 10 Şubat Çarşamba

Artık sezonun dibine dayanmışken, kimse uzun yazılardan şikayet edemez herhalde. Önümüzdeki 6 ay boyunca bu yazılara, resimlere bakıp iç geçireceğimizi hesaba katınca, şimdi ne kadar yazıp çizersek o kadar memnun olacağız yakın gelecekte! Şu son avlarımızı bir hatırlayalım, hem yağmur hem sezon sonu münasebetiyle her fırsatı değerlendirerek fırladığımız, birçoğu ani av günlerini kayda geçelim...


10 Şubat çarşamba günü ısrarla yağmurun öğledensonra geleceğini söyleyerek milleti ava sürükleyen bendim. Önceki pazar yağmurdan gözümüzü açamamıştık, cumartesi de çarşı pazar işlerim sebebiyle ben ava katılamamıştım. Kara bu son günleri değerlendirsin, ben yağmurdan ya da yorgunluktan perişan olsam da bobim işini yapsın – ki bu av köpekleri kadar işlerini aşkla yapan da az var hani! Ama yağmur sabah buluşma saatimizde başlayınca yanlış hesap Bağdat’tan döndü, Candan da Selçuk’tan, hatta ovadan...


Eve gelmiş, yağmurlu bir ev gününün tadını çıkartmaya çalışırken (bu arada yağmur yağsın da döndüğümüze değsin diye dua ederek!) zır telefon, “Çile’ye gidiyoruz, Zeki ufak bir tepede büyük bir domuz var, onu vuralım diyor...” Şimdi, bu Zeki arkadaşımızın reisimiz Güngör üzerinde pek olumlu bir etkisi var, Zeki ne dese dinlenir, bizeyse hava cıva. İşte şimdi de av yapmayacaktık, hava da şüpheli, ama Zeki hadi dedi gidiyoruz!


Neyse, zaten benim ava gitmekten şikayetim yok ya, kahvaltıyı biraz acele kesmekten başkaca yani. Kara ise sabah niye hiç de sevmediği arabayla gezip eve geri geldiğimizi anlamamıştı, yine şaşkınlıkla geldi bakalım ne olacak diye. Diğer köpeklerimizden sağ kalan bir Barak vardı (ötekilerin hikayesi az sonra), o da atladı, vardık Çile’ye, Çile’nin hemen berisinde, asfaltın hemen sağındaki tepeciğin dibine. İki ordan, üç burdan, omzu tüfekli bir sürü Çileli daha da geldi, tepeyi sarmak üzere gönderildi. Bizse Barak’la Kara’yı tutup bekledik.


Tepeye çıkmadan soruldu bakıldı, orda mı yatar burda mı yatar? Güngör diyor, niye bu tepecikte kalsın, sen ne zaman baktın bunun izine? Zeki diyor, abi bu 15 gündür burda yatıyor, birkaç gün önce de baktım. Ya gittiyse? Gitmez, sıkı bağladım... Tepeye daha patikadan yürürken, Kara yeni salınmışken, Barak ipe asılıp o çok bayıldığımız “burnu havaya dikme” hareketini yapmaz mı! Koşun yerlerinize, biz yukarı koştuk, Zeki ormana girdi Barak’ın ardından, ses vermesiyle salıp ardından da sıkıları patlatmaya başladı. Domuz bu kadar mı elinle koymuş gibi bulunur arkadaş!


Az içerde, sonra az yukarda, patikanın 5 metre altında, gördüğümüz çalının içinde, tepesinde biz dururkene domuz kalkmamak için direndi – bu arada çok güzel yatak sesi olmasına karşın korkup henüz ses vermeyen Kara Barak’ın çılgın sesine sığınıyordu. Yatağın sağından mı çıkacak, solundan mı, biz kulak kesilmiş tüfek yüzde bekler, Barak bir ordan bir burdan çalıyı deler iken... domuz aşağı, köpeğin ilk bulduğu yere doğru inmez mi! Güngör oraya depar alırken ben de önce ardından gidip, sonra onun yerine köpek sesini takip etmeye karar verdim.


Güngör hemen önüne gelen domuza hööyyyt yaparak onu geri ormana sokarken, ben de üzerinde olduğum patikanın aşağısını gözüme kestirdim, sese de bakarak aşağı koşuyorum... ve tam önümden yarım saniyede yukarı atladı domuz. Burası asfalt yüzü, köyün, asfaltın ve beton kırıcının sesleri arasında domuzun çatırtısı gelmemiş. Hem bu kadar yatağın içinde köpeklerin domuzla arasının bu kadar açılmış olacağını tahmin etmezdim...


Neyse, kötü haber domuzu geçirdim, ama iyi haber çok: Domuz önezeye doğru gidiyor, orası zaten 5-6 kişiyle kesili, domuz pek güzel bir domuz, ve Kara da Barak’la birlikte muhteşem ses vererek kovuyor. Domuz önezeye doğru gitti, ormanda biraz tur attı, bana geri geliyor gibi biraz çatırdayıp beni heyecanlandırdı, sonra yine döndü, ve sonra bir el tüfek sesi. Tamam dedim, iş bitti... Ama Güngör’ün sesi geliyor telsizden, yazıklar olsun falan diye bir bağrışma, köpeklerin kovgun sesi de devam ediyor mu ne? Derken anlaşıldı ki domuza çok hevesli olan Çileli amca yine tıraşlamış (daha önceden de iki sabıkası varmış)! Hadi domuz geçer gider de, işin daha fenası köpek İzzet’in elinden kaçmış, ta öteki tepeye doğru almış başını gider...


Bizim yarım saatlik av oldu mu yarım günlük av: Köpeklerin gittiği tepe kocaman, dereli tepeli, Çile yüzünden giriş olmayan, arka yüzde de ta nerde asfalt geçen, pek ulaşımı olmayan bir tepe. Köpeklerin sesi (daha doğrusu sesi Barak’ı bastıran ciyak ciyak Kara’nınki!) bu yüzde, sırtta, öte yüzde falan dolanıp durur ama beklemekten başka yapacak bir şey yok. Bu arada domuzun yaralı olduğu tahmin ediliyor, o halde ne kadar gider, Barak yaralı domuzu bırakır mı, yarası ciddiyse domuz pusar mı, teoriler havada uçuşuyor. Çok av yapılmayan ormanların yolu, patikası, deresi tepesi de iyi bilinmiyor tabii, elimiz kolumuz bağlı.


Birkaç saat yollardan arkaya kadar dolanıp ses dinledikten sonra nihayet ses de yitince, ateşimizi yakıp köpeklerimizi beklemeye karar verdik. Eskiden avın en güzel bölümü bu ateş yakıp yayılma faslıydı ama şimdi, köpeğimin kovgun sesini dinlemek, beni görüp de yanımdan ayrılarak şevkle ava devam ettiğini görmek, geri düşmeden ve bırakmadan usta köpekle birlikte dönüşünü izlemek sanırım avın en güzel bölümü haline geldi! Neyse yine de ateşe, çaya, yemeğe kimsenin diyeceği yok tabii, tavuklar köze kondu, çay demlendi, herkes bir piknik keyfini aldı.


Sonra tekrar arka yüze, asfalta çıkalım da bir ses dinleyelim dedik – ki bu arada Güngör “fazla ses yapmayalım, olur a bunlar yine domuzla geri gelir,” diye sürekli uyarıyordu, geçenlerde köpeklerin çeşme başındaki ateşe getirdiği domuzu da hatırlayarak. Hakikaten de biz çıktık, ardımızdan tepeden köpeklerin sesi gelmiş. Hızla döner, tüfeklerimizi kaparken (hepimiz de hırs içindeyiz, köpekleri amma dolandırdı namussuz, en az dördümüze de gözüküp gitti falan diye!) tekrar anons geldi, domuz geçmiş, köpekleri tuttuk diye...


Köpeklerin sesi gelir gelmez domuzun o tarafa geçerken kullandığı geçişe çıkmışlar ama hayvan onun 20 metre ötesinden çoktan geçmiş bile, hemen ardından da aynı izden Barak ve Kara gelmiş. Deneyimlilerin dediğine göre, domuz yaralı olduğundan aralarda derelerde pusmuş herhalde, köpekler de başında. Sonra domuz ufak ufak çaktırmadan uzaklaşıp arayı açmış, köpekler bunu fark edince fırlayıp kovarak gelmişler ama çok geç... Bu kadar uğraşmalarına rağmen önlerindeki domuzu vuramadığımıza çok hayıflandık ama ne yapalım, kader! Ormandan sırılsıklam olmuş iki canavarımız yine de mutluydu – gerçi Kara o akşam kendine pek gelemedi ya... Bir de önünde domuz vurulsa, ondan hıncını almayı öğrense, afiyetle yenildiğini anlasa kim bilir neler yapacak bu bücür!

23 Ocak 2010 Cumartesi

Toros & Kara, Karıncalı Yokuş’ta domuz kovuyor!


Benim zeytinlik ufak, evin yanından dereye iniyor, derenin hemen karşısı Osman amcanın zeytin ve meyve bahçesi. Derenin içinde Osman amcanın havuzu da var, koca cevizler, kestaneler var, her türlü ekili meyve ve zeytinin yanısıra. Orda kalan da olmadığından tabii domuzlar çok seviyor oraları, yaz gecelerinde çatırtılarını sürekli dinliyoruz. Hatta bir kere köpekler susmadan iki saat domuzlara ses verip durunca (evin arkasına kadar gelmişlerdi artık) birkaç saçma attımdı havaya da, koca bir alay şaldır şuldur kaçışmıştı. Tamam, domuz buraya gelir, yayılır gider. Ama kalkıp, şu satırları yazarken görebileceğim yakınlıkta, el kadar ormanlığın içinde de yatar mı?!


Pazar günü fena yağmurluydu, ava çıkılmadı, evdeyim. Öğledensonra Toros (kendisi yaşını doldurmak üzere bir kangal yavrusudur) görüntü vermeden ses vermeye başladı, uzun uzun. Bakıyorum bakıyorum, Osman amcanın üstündeki ormandan geliyor sesi. Köpekse, niye ormanda dursun? Tilki olsa çoktan kaçardı. Başka ne olacak? Derken Toros’un havlamalarına arada dalaşma üstü şaldırtılar gelmeye başladı... Ben her zamanki gibi “Aa, domuz!” durumundayım.


Domuz olduğuna inanana kadar bunca beklememin bir sebebi üşenmekse (oraya tırmanıcam da ne olacak, domuz kaçacak benim sesime, dursa da ormana dalıp vuracak değilim ya!), bir diğeri de komik olma korkusu: Tüfeği omuzlayıp dört yanı açık zeytinlik olan hakikaten el kadar ormana çıkıcam, birileri görürse köyde alay konusu olmaz mıyım, “hap kadar yerde bilmemneye köpek sarmış, bu da avcı olacak ya, domuz sanmış!” diye... Keşke daha önce sanaydım!


Domuz olabileceğini kabul edince, Kara’nın (kendisi bir türlü açılamamış avcı eniğimizdir) susmayan bağırtısına anlam verip onu da saldım. Kara doğrudan yukarı çıkmayıp etrafı koklarken ben girip tüfeği vs kaptım. Kırık bir barak olan, aslında fare gibi ufak avları tercih eden Bozo da ormanın etrafında Toros’a destek veriyordu artık. Kara önümden çıktı, ben ormanın yanına geldim, nerden girsem falan uğraşırken yukardan biri seslendi: “Bakhele, tüfek de var sende, ben almamışım, ta önümde geçtiler, bak şurdan, hem de kaç tane...”


Komşu Ali beygirine bakmaya gelmiş ki salına salına 7-8 parça domuz bizim ormancıktan kalkmış, Elemen’e doğru yolu atlayıp zeytin fidanlığından devam eder... O daha anlatadursun, onun heyecanıyla bizim Toros’la Kara izlere gelmez mi! Gelmekle kalmayıp Kara tamamen kendi kendine ize müthiş bir ses vermeye başlamaz mı! Toros beygir gibi koşar, Kara cayır cayır ses verir, komşu uzaktan eliyle gösterirken “Aha şurdan çıktılar,” diye köpekler tam da ordan tutup tam gaz gitmez mi!


Bunca zaman ümit beslesem mi dahi bilemediğim Kara beni ters köşeye yatırdı ve alıp izi kendi kendine kovgun yaptı. 5-10 dakika daha sesi geldi, sonra zaten Elemen’e inmiş olmalı, ses verse de bana gelmezdi... Toros hava karardığında evdeyken heyecanlı avcı Kara ertesi sabah geldi evine, ilk domuzunu kovmanın haklı gururuyla. Artık sabaha kadar kovdu mu onu bilemiycem ama bir sonraki avımızda pek cevval bir şekilde esas oğlan Barak’a katılıp uzun ve güzel bir kovgun yaptı, hatta vurulan domuzu didiklerken diğer köpeklere (hayatında ilk defa!) hırlayarak kendini bile savundu. Sanırım Kara avcı olma yolunda önemli bir eşiği atladı!

24 Kasım 2009 Salı

Belevi tepesinde Vahşi Batı’dan bir sahne (22 Kasım Pazar)



Akşam eve geldim, kulaklarımda hâlâ köpek sesleri çınlıyor, her sesi kovgun sanıp kulak kabartıyorum... Bir yandan da ağzım kulaklarımda, durup durup kafa sallıyor, kendi kendime “Ne gündü yahu!” diyorum. Anlayacağınız gibi uzun bir av gününün, uzun yazısı sizi bekliyor! Uzun olduğu kadar da dehşetli keyifli.

Son avımızı yaptığımız Belevi tepesini müthiş bereketli bulmuştuk: her yer domuz izi, patikalar belli, kesilebilir noktalar. Birkaç kişiyi de toparlayınca tekrar oraya gidelim dedik. Tabii biz demedik, domuzların en sevdikleri tetikçi ağbileri Güngör dedi, biz de onaylarcasına kafa salladık. Neyse işte, dere tepe düz gittik, 4 çekerlerimizi dibine kadar kullandık, şeritleri tırmanıp 6 köpeğimizi salacağımız yere geldik – geçen avda tam da bu civarda ilk kez domuza sararak umut vermiş olmasına rağmen hâlâ eniğim Kara’yı köpekler arasında sayamıyorum ya, sağlık olsun.


Petrol Ofisi’nin üstündeki parça aranacak, mutlaka domuz var dendi... Var ama biraz erken var: Orman içindeki patikayı kesmek üzere öneze yerleşene kadar beklemesi gereken köpekler hemen faaliyete geçince domuz bizi atlatıverdi. Hemen bir cayırtı, bir şamata, ve Umut’la benim yerleşeceğimiz noktaların arasından geçti köpeklerin bir partisi. Biz yerleştik, köpeklerin kalan kısmı geldi gitti eklendi derken, hepsi birden geri yatağa ve ardından, orda kıyamet koparan Ahmet ağbiye aldırmadan alıp başlarını tırmandığımız eteğe doğru gitti.


Ama daha geçen gün burda aynı avı yaptık, sorun değil, köpekler burda on defa daha tur atarlar... Dedik ama bir daha ne gelen var, ne giden, ses seda yok! Güngör motorla domuzun yolunu kesmeye diye gitti gelmez... Bir süre sonra Umut uzaktan bana işaret ediyor: “Takla!” Yok canım, yine mi, diye içimden geçirirken, “Güngör vurmuş,” dedi. Sabah sevinmekte haksız değildim demek, tüfeğimi unuttum diye espri yaptığında! Yahu bu kadar insan bekliyoruz, misafirimiz bile var (Umut’un ilk kez domuza gelen yeğeni), insan bir gönderiverir domuzu bizim tarafa... Neyse, yine aynı senaryo gerçekleşmiş: Domuz epey gitmiş, Sinan Dede’nin üstlerinde bir yere, bizim bulamayacağımız, bulsak da gidemeyeceğimiz bir yerde orman içinde motorla yolunu kesen Güngör’ün kurşununa rast gelmiş. Ne diyelim, Allah bereket versin. Yalnız bir ufak karışıklık var ortada: Tüm köpekler altından geçerken gören Ahmet ağbi önlerinde tek bir azılı olduğunu söylüyor, Güngör’ün vurduğu ise 2 anaç ile 8 mozadan bir tanesi!


Bu birinci avdı, bildik tanıdık bir sonla noktalandı, henüz heyecanlanacak bir şey yok, değil mi? Şimdi geliyor. Sinan Dede’nin koca çınarlarının dibinde buluştuk, köpeklerin hepsini toparladık, içeri doğru çıkan yoldan az yürüdük, hemen altımızdaki derenin karşı tarafında, ufak bir orman parçası hedefimiz. İzzet’i çeşmenin orda bıraktık, Ahmet ağbi köpekleri salmaya karşıya geçti, Umut, Güngör, ben yoldayız. Köpeklerden bir dakika ses yok, iki dakika yok, derken üçüncü dakikayı bulmadan Ahmet ağbinin Arap ince sesiyle bir vıyykk etti, Güngör “Kancık buldu,” dedi – ve bir anda tam karşımızda naklen yayın kıyamet koptu...


Domuzlar ne yaptı: Ormanda bir haşırtı koptu, bir çalılar yerinden oynadı, domuz köpeklere daldı, bir köpek haykırarak havada uçup kayaya çarptı (Çakır), ve sanki start verilmiş gibi orman parçacığının dört bir yanından çatapat gibi domuz fırlamaya başladı. İki ayrı grup mozalı soldan yukarı fırladı, üsttekilerden bir moza Çakır’a yakalandı, o viyaklarken anası hönkürerek dalıp kurtardı ve tepeyi dönüp kayboldular. Aşağı dereye birkaç tane ardı ardına indi bizim yanımıza çıkmak ya da dere aşağı gitmek üzere. Yukarı Ahmet ağbiye doğru kaçışanlar oldu, üstlü altlı. Altımıza doğru gelen bir iri tek durup ne yapsam diye düşündü. Başka bir tek tam Umut’un kucağına tırmandı. Bir ufak moza Güngör’le benim aramdan yola fırlayıp yukarı atladı. Orman gürültüden sarsıntıdan domuzdan köpekten kendini şaşırdı.

Köpekler ne yaptı: Havada uçan Çakır öldü mü kaldı mı diye bir tasalandık başta, yaygara koparken. Ahmet ağbinin erkek fazla havasında değildi anlaşılan, etrafta biraz takılıp yoldan yanımıza geldi. Barak bir süre sonra dereden bir güzel kara anayla iki mozasını aldı, dere aşağı götürüp İzzet’in bırakıldığı yerden atlayıp yukarı zeytinlikten geçirerek götürdü. Daha sonra, bir grup köpek bir grup domuzla dere yukarı gidip arkamıza çıktıklarından İzzet’in onların sesleriyle birlikte yukarı koştuğu anlaşıldı. Bu grupta da Reis, Çakır ve Arap varmış, Çakır da sağ salim yani.


Avcılar ne yaptı: Bu kadar çabuk, bu kadar büyük bir kıyamet kopacağını ve bu kadar net izleyeceğimizi pek beklemiyorduk doğrusu. Umut, Güngör, ben yanyana durmuş, köpek nereyi arıyor falan diye bakınıyorduk, hatta Güngör’ün tüfeği bile yanında değildi. Bir anda her yer köpek cayırtısı, domuz bağırtısı, “Burda!” “Yukarı bak!” “Sana geliyor!” “Şurdaki kocaman!” gibi seslerle dolunca adrenalin doruğa fırladı. Ve ağzı kulaklarında bir Güngör komutu verdi: Atış serbest!


Komutla birlikte, muharebe veya devrim coşkusunda bir yaylım ateşi koptu. Ben karşıdan dereye inip bize doğru çıkmaya niyet eden gruptan birini gözüme kestirdim. Umut yoldan yukarı, orijinal yerine doğru koştu, bir süre sonra bir tek ateşini ve ardından bir paldırtı sesini duydum, sonra zaman zaman ateş sesleri devam etti. Güngör derede kocaman ağarmış zırıltıyı görünce elimden tüfeği kaptı, ama bir an durup ne yapacağını düşünen domuz o tüfeği yüzüne alana kadar kararını vermiş, dere yukarı gitmek üzere çalıların arasına dalmıştı. Tüfeği gelince yoldan aşağı koşup, İzzet’e doğru gittiğini düşündüğü domuzların geçmesine izin verdi. Yukarda zeytinliğin içinde Ahmet ağbi kovboy filmlerindeki gibi bir önden geçene, bir arkadan geçene, bir yukarı bir aşağı sıkıp duruyordu...


Ortalık sakinleşince hepimiz ağızlar kulaklarda toplaştık, kim nerde ne yaptı çözmeye: Ben iki ayrı hedefe atmıştım, ikisi de tıraş (Umut bir altına bir üstüne gittiğini söylüyor kurşunlarımın). Güngör o güzel ağarmış domuzu ıskalamış olmalı diye düşünüldü, derede ormanın içinde bulunamadığı için. Ahmet ağbi köpeğini çağırdı, birkaç tane yaraladım onları bulalım diye ama netice çıkmadı. İzzet zaten yok ortada. Eee, bunca yaylım ateşi ve ortada leş yok mu? Yo, Umut’un domuzu var – mı acaba??

Umut önüne gelen teki tek kurşunla devirdiğini söylüyor, ama ortada domuz yok... Bir heyecanla “Burdan attım, yanlamasına geliyordu, 2.5 metre mesafede attım, önce izledim sonra tam kafasından vurdum, gözünün pörtlediğini gördüm,” diye anlatıp dururken hadi dediler, Güngör’le indiler. Orda mı burda mı, bak şu çalının altına yuvarlandı 5 dakika debelendi diyor, ayakları havadaydı diyor, ama ara tara domuz yok. Yahu bu hayalet mi, Sinan Dede’nin korumasında mı, kurtulmak için ölü taklidi mi yaptı, neler neler düşünüyoruz... Umut çıldıracak: “Ağbi tam kafasından vurdum iki adım önümde, gözlerimle gördüm, vurmasam söylerim, ölüyor diye tekrar atmadım, bak ağbi gözü böyle pörtledi, bak böyle devrildi,” diye taklidini yapa yapa perişan oldu. İnandık inanmasına ama, domuzun da doğaüstü bir güçleri olduğuna inanmak gerekecek...


Derken ikinci bir defa arayalım şunu dedik, Umut ısrarlı çünkü vurduğunda. Güngör “Göster bakayım nerden attın?” deyince 30 metre yukarıyı göstermez mi! Heyecandan aşağıyı göstermiş, doğa da şeklen aynı olunca. Oysa boş kovanı bile burda, ikinci gösterdiği yerde duruyor. İner inmez kafadan kurşunu yemiş domuzumuz bulundu tabii, Umut da zafer çığlıklarıyla dereyi çınlatırken Güngör’ün söylenmelerini duymazdan geldi. Meydan muharebesinin tek zayiatı iplerle önce derin dereden yukarı, sonra da arabayla çınarların yanına çekildi, güzel bir poz vermek için. Sonra da tüm köpeklere ikişer günlük taze yemek haline geldi, bir kenarda tırsık tırsık takılan Kara ve evdeki kocaman arkadaşları dahil.


Çınarların altında yayılıp yemeğimizi yerken çoğumuzun tarihinin en şanlı, en kanlı, en zevkli avı haline gelen olayı tekrar tekrar anlatıp dinledik. Hiç kimse (Umut hariç tabii – onun domuz da olmasa muharebenin zayiatsız bitmesi gibi utanç verici bir sonuç olacaktı!) vuramadığı için hayıflanmadığı gibi bir avda bu kadar domuz görmek, köpeklerin böyle çabuk bulması, güzel kovması, hepimizin birkaç kurşun atmasından daha fazla da bir şey istemediğimizi konuştuk...


Haa, bu hengamede ikinci faslı unuttuğumu şimdi fark ettim: Domuzu çektik, ateşi bile yaktık ama daha toplanıp oturamadık. Reis ile Barak’ın yukarıdan sesi geliyor, domuz bir dayanıyor, bir dalıyor, bir kayıyor derken, önce İzzet çıktı köpeğini almaya, sonra Barak da orda ortaya çıkınca sanırım kovgun devam etti, Güngör de çıktı Kolankaya’nın altları gibi bir yere... Bir süre sonra (altında yanlayacak diye motora atlamışken hemen arkasından atlayınca görmüş ve kaçırmış, koca bir eşekmiş) Umut’la bana hadi dedi, biz de fırladık iyi bildiğimiz av mekanına: Köpekler Kuşini’ne döndürmüşlerdi domuzu, biz Güngör’ün yanına vardığımız anda bize döndüler. Umut yukarı, Candan aşağı. Her zamanki son şeridin, yeni yol tarafından kesilen yerindeyiz. Aşağı iniyorum dinleyerek, daha aşağı, daha da aşağı iniyor ses derken, uyandım: Daha önceki gibi olacak!


Kendimi bir saldım şeritten aşağı, paldır küldür dipteki yola. Vardığımda Barak’ın sesi soldaki ormanda turluyordu, az sonra da çıktı önümdeki incirliğe doğru geliyor, ama domuz nerde ki... derken anladım: Domuz aralıydı ve ben indiğimde incirliği geçmiş, sağımdaki ormana girmişti bile – yani tamamen geçen sene, dört domuzlu günün son domuzunu vurduğum şekilde! Sağa doğru depar aldım hemen ama yakalamak için pek umutlu da değildim hani: Bir yandan içimden dua ediyorum domuz dayansın da önüne geçeyim diye, öte yandan niye dayansın almış hızını gidiyor işte... Aşağıdan Barak gelip önümden yolu geçince durum netleşti: Candan için game over! Domuz bu sefer, geçen sene yakalandığı derenin 50 metre berisinden atlayıp, nerdeyse dimdik bir yara tırmanmış. Ah, en fazla bir dakika önümden!


Bu av kalıntısı da kısa süre sonra Barak’ın tutulmasıyla bitti. Yemek keyfinden sonra son bir arama için Sinan Dede’nin yukarısına dizildik, çok da şık ve pratik gözüken bir plan yaptık: Umut ve İzzet kara selvilerin az altından zeytinliğin içine, ben kara selvilere, Güngör karşımızdaki ufak ormana yukardan köpekleri salacak, Ahmet ağbi yandan köpekleri salıp gelerek benim üst tarafımı kesecek. Dört başı mağmur bir plan. Plan harika, ama Barak bu plan için fazla akıllı. Çeşmeden motorlarla salacağımız yere doğru çıkarken Reis’le ikisi sağ yukarda bir koku alıp çırpındılar, ama salmadık tabii – yine anasının nikahına, Kurtkayası’na kadar alıp gidecekler, akşam akşam hiç uğraşamayız diye. Planlanan etekte saldığımızda ise orayı göstermelik olarak şöyle bir gezen Barak yoldan benim az yukarımdan zeytinliğe atladı ve tüm çabalara karşın dönmedi, motorla çıkarken aldığı kokunun peşine düştü! Onun aramasından bile heyecana kapılan Çakır (salınmamış ve arabadaydı) brandanın penceresini yırtarak fırlayıp ona katılmaya çalıştı, yolda yakalandı. Karşı yakayı arayan enikler de Barak’ın sesiyle tüyo alıp oraya çıkmaya çalışınca birer birer enselendi. Kokuyla giden Barak da sahibi tarafından yukarlarda Afyonlunun oralarda tutulunca, uzun ve şahane bir av günü sakince sona ermiş oldu.


Şimdi bize, domuzların o çatapat gibi fırladığı dakikaların, Umut’un gözü pörtleyip şöööyle devrilen domuzunun, benim atış serbest komutunu bekleyip makinalı tüfeğime sarılmamın anıları kaldı...

8 Kasım 2009 Pazar

5 motosiklet, 2 4x4, 6 köpek ve bir sürü avcı

Ve yine tanıdık son: Domuz Güngör’ün kurşununa rastgeldi! Ne kadar şaşırtıcı, değil mi?..

Bu seferki yazı avcı arkadaşların sevdiği gibi olsun: kısa ve öz. Sabah bir sürü avcı toparlandık, hava güzel, ılıman ve yağmursuz, hedef Çatalşerit’in altları. Gider gitmez hedefin ne kadar doğru olduğu anlaşıldı, her yer iz dolu, irili ufaklı. Ama domuz nerde?! Domuz yok. Köpekler sağda solda aradı, bir ses bile veren olmadı. Hadi toparladık, öte tarafa, Kurtkayası’na doğru olan yamalara saldık köpekleri – bu domuz burdan geçmiş, ya aşağıda ya yukarıda bir yerde olacak... O parçalarda da bol bol iz, yani görüntü var, ses yok. Bir tek son dakikada kovulan bir şey var ama moza mıydı her ne ise kovgun sürmedi.

Yüksek taraflar müthiş rüzgarlı, gürültülü, hem de tavşancılar var, bu sefer istikamet Zübeyde. Kafile halinde inildi, Zübeyde’nin en dik, kuzeye bakan şeridine yayılındı. Köpekler de hemen şeridin batısına salınıverdi. Sanki domuzun üstüne attık, hemen başlamazlar mı domuz kovmaya! Hepimiz şeritte aşağı yıkarı gide gele bir süre köpeklerin oyuncağı gibi koşturduk heyecanla, sanki domuz her an çıkıverecek gibiydi. Sonra bir baktık sesler öteki yakada: Şeridin dibinden, ya da tabandan demeli, geçmişler. (Güngör baştan demişti, bu şeridin altlarından geçer domuz diye, ama ben mesela aşağılara gidenimiz çok olduğu için yukarı kısımda kaldım.)

Bazımız bu aşamada, bu domuz Afyonlunun oraya çıkar deyip yola koşturdu. (Doğrusu benim de aklımdan öyle geçti ama ya dönerse, hep ben gittiğimde geri önceki yerime dönüyor diye düşünerek yerimde kaldım. Bir şey fark etmedi, yine armut topladım ya, neyse.) Köpekler hakikaten o tarafa çıkacakmış gibi gittiler gittiler, sonra bir anda sesler döndü, bizim şeride doğru geldi, ama hep aşağıdan aşağıdan... Ve derinden bir iki el tüfek sesi. Yanımdaki Umut telsizden almış bilgiyi, acı acı gülümseyerek, “Güngör vurmuş, güzel domuzmuş,” dedi. “Yok artık yahu,” dedim, “Nedir bu, başkasına gelmeyecek mi bu domuz?!”

Sonra domuzun vurulduğu yere doğru bir gidiyoruz ki, o şeridin o altları bir dik, bir fena, değil çıkması inmesi bile ıstırap... Vardığımızda dedim, lafımı geri alıyorum, domuz yine burdan geçerse yine Güngör vursun, ben almayayım. Hatta domuzu görmeye gelirken daha üst tarafta Mustafa tırıs tırıs şeridi geçen üç domuz görmüş, çıkarken de köpekler aynı yerde heyecanlandı, ama yine aynı, alt dik şeridin kesilmesi gerek, buna da gönüllü olan yok diye o domuzları unutmak zorunda kaldık.

Oflaya tıksıra yukarı çıkmayı başardığımızda huysuz bir köpek bir diş kaybetmiş, tırsık Kara domuz hakkını kaybetmiş, vurulan iri domuz ise güzel pozlar kaydetmişti. Domuzun gerçekten de Afyonlunun oraya doğru gitmekte olduğu, sonra aklına gelerek “Güngör nerde?” diye sorduğu ve geri şeride, Güngör’ün en baştan beri durduğu kayalığa yöneldiği, iddialar arasında. Burayı da uğurlu kayalık ilan etmek gerek herhalde, birkaç gün önce Zübeyde’nin efesinin vurulduğu yer de hemen bunun altı.

Sonrasında ver elini çeşme, ateş, yemek, çay... Neyse ki yağmur, günün ikinci yarısına kaldı da biz bu güzel sabah avımızı keyifle tamamladık.

Efeleri de vururlar...

Böyle bir efe vurulur da hikayesi yazılmaz mı? Şimdi yazılmazsa, buraya yazılmazsa tarih bir parça eksik kalmaz mı? Demezler mi, yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat diye... 20 senedir bu dağlarda av yapıyorsan ve “Böyle domuz görmedim,” diyorsan hele. Burası avlarını yazdığın blog değil mi? İsteyen istediğini yumurtlasın, dileyen dilediği gibi çarpıtsın: Onca insan görmüşken, kantar da tartmışken yalan yanlış uydurulup konuşulacak diye kaçınacak bir durum yok ki zaten!

Pekala, o gün kalktınız şöyle bir gezmeye Zübeyde’ye gittiniz. Asfalta bakan şeritte, kayaların orda köpekleri saldınız, geçenlerde tilki kovuğuna sardıkları yerde. Senin yeni, girişken köpek Çakır girdi domuzu buldu... Bir süre sonra bir geldi ki yaralı. Daha tutamadan geri gitti, o arada domuz kaymış, yandaki çok dik şeridin hemen altında. Köpek yine domuzun başında sarmaya başlayınca sen yatağa doğru ormana girdin, bir iki sıkı patlattın, önce domuz bir 20 metre kadar çamlara doğru kaydı, sonra Çakır sarmaya devam edince bir arbede, bir hengame, köpekler afkalanıyor... Ne yapacak bu domuz derken bir baktın, aha sana doğru geliyor ormanın içinden. Geldi geldi, tam burnunu ormandan çıkaracakken seni gördü ve olanca cüssesiyle ani bir manevrayla içeri döndü – tam o anda da kıçına üç tane kurşunu yan yana yedi!

Biraz gitti, şeridi asfalta doğru geçti, o arada Çakır geldi sağı solu kan revan içinde, fanilanla telsiz ipiyle köpeğin kan fışkıran bacağını sardın. Enikleri de domuzun ardından ormana gönderdin. Yanlarına bir gittin ki, domuz yerde yıkılmış ama enikleri azılamaya devam ediyor. Kafasına bir kurşun daha sıktın, ölmedi! Bir tane daha sıktın, öldü diye bıraktın... Yeter gayrı dedin, yaralı köpeğinle ilgilenmeye gidip hâlâ ölmemiş domuzun işini bitirmeyi İzzet’e bıraktın.

Köpeği sağ salim veterinere gönderdikten sonra (Çakır'ın sağı solu biraz dikildi, iyi olacak) dönüp nihayet koca domuza alıcı gözle bakmaya fırsatın oldu: İlk dediğin, “Böyle domuz görmedim, ben söylemiş olmayayım ama 180 kilo var,” oldu. Sonra domuzseverlerin merakıyla hayvan kantarda çekilince zaten sana da diyecek bir şey kalmadı. Tamam çok güzel bir şey, gözü olanın gözü çıksın, Allah herkese nasip etsin ama eh be kardeşim, hep mi sana denk gelir bu keratalar?!

Efeleri de vururlar... (5 kasım perşembe avı)


Böyle bir efe vurulur da hikayesi yazılmaz mı? Şimdi yazılmazsa, buraya yazılmazsa tarih bir parça eksik kalmaz mı? Demezler mi, yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat diye... 20 senedir bu dağlarda av yapıyorsan ve “Böyle domuz görmedim,” diyorsan hele. Burası avlarını yazdığın blog değil mi? İsteyen istediğini yumurtlasın, dileyen dilediği gibi çarpıtsın: Onca insan görmüşken, kantar da tartmışken yalan yanlış uydurulup konuşulacak diye kaçınacak bir durum yok ki zaten!



Pekala, o gün kalktınız şöyle bir gezmeye Zübeyde’ye gittiniz. Asfalta bakan şeritte, kayaların orda köpekleri saldınız, geçenlerde tilki kovuğuna sardıkları yerde. Senin yeni, girişken köpek Çakır girdi domuzu buldu... Bir süre sonra bir geldi ki yaralı. Daha tutamadan geri gitti, o arada domuz kaymış, yandaki çok dik şeridin hemen altında. Köpek yine domuzun başında sarmaya başlayınca sen yatağa doğru ormana girdin, bir iki sıkı patlattın, önce domuz bir 20 metre kadar çamlara doğru kaydı, sonra Çakır sarmaya devam edince bir arbede, bir hengame, köpekler afkalanıyor... Ne yapacak bu domuz derken bir baktın, aha sana doğru geliyor ormanın içinden. Geldi geldi, tam burnunu ormandan çıkaracakken seni gördü ve olanca cüssesiyle ani bir manevrayla içeri döndü – tam o anda da kıçına üç tane kurşunu yan yana yedi!



Biraz gitti, şeridi asfalta doğru geçti, o arada Çakır geldi sağı solu kan revan içinde, fanilanla telsiz ipiyle köpeğin kan fışkıran bacağını sardın. Enikleri de domuzun ardından ormana gönderdin. Yanlarına bir gittin ki, domuz yerde yıkılmış ama enikleri azılamaya devam ediyor. Kafasına bir kurşun daha sıktın, ölmedi! Bir tane daha sıktın, öldü diye bıraktın... Yeter gayrı dedin, yaralı köpeğinle ilgilenmeye gidip hâlâ ölmemiş domuzun işini bitirmeyi İzzet’e bıraktın.



Köpeği sağ salim veterinere gönderdikten sonra (Çakır'ın sağı solu biraz dikildi, iyi olacak) dönüp koca domuzla ilgilenmeye devam ettin: İlk dediğin, “Böyle domuz görmedim, ben söylemiş olmayayım ama 180 kilo var,” oldu. Sonra domuzseverlerin merakıyla hayvan kantarda çekilince zaten sana da diyecek bir şey kalmadı. Tamam çok güzel bir şey, gözü olanın gözü çıksın, Allah herkese nasip etsin ama eh be kardeşim, hep mi sana denk gelir bu keratalar?!

kıl payı yırttık, yoksa dağda yağmurdan boğulabilirdik

umutun aşkı ooooooooo





güzel avlar güzel dostlarla olur, buda güzel dostlarla geçen güzel ve unutulmaz bir av günüydü. ALLAH hepimize daha nice avlar yapmayı nasip etsin...




5 Kasım 2009 Perşembe

bu dağların efesi buymuş meğer

zübeyde hanım ormanında bir canavar yaşıyormuş meğersem de bizim haberimiz yokmuş,bütün halde elektronik kantarla çekilerek tartılar bu canavar net 180 kg .yeni aldığım köpeğim çakırı 3 yerinden kötü yaralamasına rağmen buna değdi. ALLAH tüm avcı arkadaşlara böyle canavarlar vurmayı nasip etsin...


z