10 Kasım 2010 Çarşamba

Hem zevkli, hem bereketli: 7 Kasım 2010


Doğrusu bu avı yazmaya pek niyetim yoktu. Hızlı bir gündü, rüzgar gibi geçti, diye düşünüyordum, biraz karmaşık, biraz anlaşılmazdı yaşarken. Sonra baktım dönüp dolaşıp avdan anlar aklıma düşüyor, soranlar eğleniyor, baktım genel hatları da aklımda, bunu yazmayıp neyi yazacağım dedim...

Benim bu sezon ilk avım. Öyle denk geldi işte. Besmelemizi çektik, çıktık ekibin peşinden dağa. Ekibin belli bir gündemi vardı en baştan: Afyonlunun üstündeki iri tek. Daha önce izleri görülmüş, göze kestirilmiş. Adadan Umut ve Seko, burdan Güngör ve köpekleri Hera, Arap, Çakır, Serkan ve iki eniği, İzzet ve bir Çakır ve bir enik, Levent, Mustafa abi, Musa, ben.

Afyonlunun üstüne köpek salmak üzere sürekçiler kalırken biz epey bir ekip, ilerdeki dereye çıktık. Daha önce hep altındaki yolu kestiğimiz, eşekli amcaların çıkıp indiğini izlediğimiz dere. Zeytinlerin arasında, dere tepe üstünde, ormanın bitişinde dizildik bir güzel, ta tepeye kadar. Bekle bekle, ses yok. Bekle bekle, az bir cayırtı geldi, döndü. Herhalde başka bir şeye verilmiş ses bu, çünkü az sonra yukarda sürekçilerle öneze toplandı, köpekler çağrıldı, toparlanıldı: Azılı tebdil-i mekan eylemiş anlaşılan!

Dereden indik, Zübeyde’ye doğru giderken duyduk ki bir domuz az evvel Zübeyde’ye girerken görülmüş. Domuzun şanssız günü! Günün pazar olduğunu, yakında bizim domuz aradığımızı nerden bilsin hayvamcağız... Zübeyde kolay, Zübeyde net: Dik şerit baştan aşağı kesilecek, o kadar.

Ben ekibin cinsiyetten dolayı torpilli üyesi olarak şeridin en alt noktasını kaptım. Bir sürü büyük domuzun esas vurulduğu yer büyük kaya ama o kayaya çıkmak ya da yukardan inmek, sonra geri çıkmak herkesin harcı değil! Ancak Güngör gibi, domuz görünce / duyunca kendini kaybedenler gönüllü olabiliyor. Yine de domuzun ana patikası orası olduğundan birileri dizildi. Yukarı düzlüğe, bele (benim daha önce kaç defa beklediğim yere) de Umut durmuş.

Köpekler de domuzu bir tur attırıp doğru Umut’un kucağına getirmiş! Domuz tek kurşunu boynundan alıp böğrünün üstüne takla. Tabii biz şeridin dibindeki, telsizi ve telefonu çekmeyenler olarak elimiz böğrümüzde bekliyoruz. Neyse ki av burda bitmiyor: Köpekler yeni bir domuz bulup kısa süre sonra tekrar kovguna başlıyor. Orda mı, burda mı derken, tekrar Afyonlu tarafına gidiyorlar. Biz de yerimizden kalkıp o tarafa gitmeye hazırlanırken bir baktık köpekler çağrılmaya başlanmış.

Köpeklerin epey bir kısmı toparlandıktan sonra, daha doğrusu arada beklerken, bir Çakır sesleri geliyor gibiydi. Hiç ihtimal vermedik ama kovuyor gibiydi sanki... Seslenip dururken sonunda net bir şekilde ses geldi, az evvel durduğumuz şerit dibinden: Yukarda köpek çağrılırken, aşağıda Çakır domuz kovuyor! Anlaşılan öteki köpeklerle gitmemiş, ilk domuz vurulduktan sonra bu yakada bir domuz bulmuş, kimse o tarafla ilgilenmezken kendi kendine kovup dururmuş.

Hepimiz tüfekleri kapmışken kovguna destek olsun diye Serkan heyecanlı eniğini saldı, az sonra da Çakır nihayet bırakıp gelmez mi! Tüm öteki köpekleri toplamak için bir saattir uğraşan Güngör bir araba laf etmez mi! Neyse, ekibin büyük kısmı Sinan Dede’ye deplase oldu, kalan köpekçiler köpeklerini topladı ve avın en sevdiğimiz kısımlarından yemek faslı başladı. Saat olmuş 1, herkes aç ama mutlu. Sucuklar şişlendi, Koca Kasap’ın sucuğu tam not aldı, Umut’un lüks kumanyaları, üçü bir aradaları takdir edildi, yeni mahsul kırma zeytine ekmekler banıldı, çayımız kapkara çaydanlığımızda demlendi... Özlediğimiz güzellikler! Hem Sinan Dede mahallini Belevi Belediyesi sahiplenmiş, banklar, bildiğimiz musluklar, çöp kutuları falan konarak ihya olmuş mekan.

2. av: Belevi tepesi

Karnımız da doyduktan sonraki hedef, Belevi tepesi. Orayı da ayrı seviyoruz, hem garanti domuz oluyor, hem de tepeden, kayalardan hemen tüm öneze naklen yayın izleyebiliyor kovgunu, hatta başkasına çıkan domuzu. Domuzun patikasını bilmediğim (ya da bulamayacağım) iddiası üzerine arkadaşları arkama dizerek öneze oluşturacağımız hatta götürdüm, neyse ki yüzüm kara çıkmadan. Hepimiz usulünce dizildikten sonra İzzet’le Serkan aşağı orman kenarından içeri saldılar köpekleri.

Köpekler esas umutlu olduğumuz parçaları ses vermeden pas geçtiler. Hemen altımızda Hera ani bir heyecan gösterdi: Dedik ya tilki, ya tavşandır... Biraz öteki köpekleri de galeyana getirdikten sonra, biz yine de takip edelim ne olur ne olmaz dedikten sonra, hemen hizamızdaki bir çalıdan fırladı bir domuz! Domuzmuş, domuzmuş diye zıplamaya başladık kayanın üstünde ama bize bir daha gözükmedi kızıl yeleli domuz, fırladı dosdoğru yukarıya.

Meğer doğrudan yolun üstünde bekleyen Mustafa abinin kucağına atlamış: Tek sıkı sesi gelince anlaşıldı. Ve önezeyi dizenlerin tecrübelerine saygı göstermemiz gerektiği de bir kez daha anlaşıldı. Bu yol üstü nokta, benim de birçok arkadaş gibi burun kıvırıp, hayatta burda durmam dediğim bir yerdi çünkü! Demek dizilen önezenin her noktasının ayrı ayrı şansı varmış – bizim bu avı öğrenmemiz bitmiyor...

Domuz vurulunca, hem de pek doğru ve düzgün bir şekilde, hiç vakit kaybetmeden, Güngör dedi ki, önezeyi bozmayalım, köpekler domuzdan hıncını alınca tekrar öteki tarafa salayım... O bunu anons edip yukarı köpek toparlamaya çıktı, çıkmasıyla tepenin Belevi’ne bakan yüzünde, daha doğrusu önezenin hemen Belevi’ne bakan yanında, Çakırcığım bir güzel sarmaya başladı mı! Vaf, vafvaf, vaf, vafvaf. “Duyuyorum duyuyorum tamam, salıyorum öteki köpekleri!”

Az altımda sıralanan Umutlar, Sekolar ne halde bilmiyorum ama bende heyecan dorukta. 20-30 metre altımda Çakır emin bir sesle sarıyor, yukardan öteki köpekler geliyor, gelmeleriyle domuzun kalkışını canlı yayın duyuyorum: Bir şaldırtı, homurtu, köpeklerin şöyle bir kaçışması. Ardından başlıyor kovgun. Belevi’ne bakan yüzde ileri geri, yukarı aşağı, Levent’le işaretleşip duruyoruz sana çıktı, araya çıkacak diye, kaç defa hemen önümüzden döndü... ve gitti doğuya bakan burnu dönüp yok oldu!

Güngör –daha önce geri döner, buralara çıkar diye dememiş- nihayet arabaya atlayıp arka tarafa gidelim dediğinde biraz geç olmuştu. Esas uygun noktaları geçmişler, basıp gidiyorlar. Yolda köpekler önümüzden geçti, sonra bir arayola girdik, hemen ardımızdan gelip zeytinlikten geçtiler: Belki 1 dakika rötarlı kaldık yani. Neticede alıp başlarını gittiler, ses de gelmez oldu, beklemeye koyulduk.


3. av: Yayılan iri tekler

Birer ikişer köpekler geri gelmeye başladığında nerdeyse radarla karşı karşıyaydık. Onları toparlar, gelmeyenlere çığırırken Umut’tan akıl almaz bir anons geldi: Önlerinde üç büyük domuz yayılmaya başlamış! Hepsi mi büyük, nasıl olur, daha hava bile kararmadı, nasıl yayılır bunlar, derken, bekleyin dedik, geliyoruz... Dere tepe uçarak Belevi tepesine geri ulaştığımızda meğer ateş komutu verilmiş bile, elbette domuzları dağıtmaktan başka işe yaramamış bu.

Biraz polemikten sonra hemen altımızdaki parçada olduklarına kanaat getirdik ve köpekleri saldık ama herkes bir yandan gülmekten hal oldu: Hava kararmamış, sabahtan beri bölgede köpekler, sıkı sesleri, arabalar dolu, bu domuzlarınki ne cesarettir böyle yayılmaya çıkacak! Gözler ancak seçiyor karaltıları, ateş etmeden iyi bir süzmek lazım köpekleri kurban etmemek için.

Derken köpekler fazla geçmeden cayır cayır kovmaya başladı, herkes gözleri kısarak koşturup yerler kaptı, domuz Umut’un altına kadar gelip pusmuşken kovgunda bir dağılma, köpekler karıştı, ve öteki tarafta bir yaygara başladı. Başlamasıyla bir kurşun sesi gelip bitmesi bir oldu: Domuz bir kez daha Güngör’ün kurşununa rast gelmiş! Sakat ayağına aldırmadan, bastığı yeri bile görmeden ormana dalan, Hera’nın ilk domuz pustuktan sonra bir anda öteki tarafta bulduğu azılıyı anlayıp yolunu kesen, alacakaranlıkta belinden tek kurşunla yere çökerten kazandı tabii...

Sonrası, iyilik güzellik işte. Düşe kalka, kuşkonmazlara deline yırtıla önce domuzun yanına gittik, biraz köpeklerle birlikte debelenmesine, aşağı yuvarlanmasına izin verildi, sonra bana verilen son kurşunu sıkma görevini icra ettim. 110-120 kilo olarak tahmin edilen tostoparlak yakışıklı domuz koca azılarından tutulup açık alana çekilirken ve müthiş fotoğraflara konu olurken, tüm ekip bir kez daha herkesin domuz gördüğü, bir çoğumuzun kurşun harcadığı bir avı bitirmenin mutluluğunu yaşıyordu.

16 Nisan 2010 Cuma

Barak’a veda (24 nisan 2004 - 15 nisan 2010)


Bir kez daha ellerim geri geri gidiyor. Bu yazıyı yazmak istemiyorum. 13 yıllık can yoldaşım köpeğimi kaybettiğimdeki kadar sık doluyor gözlerim. O cümleyi duymasam nasıl güzel olurdu şimdi her şey diye düşünüyorum. Her şeyde o aklıma geliyor, köpekler bağırdığında, av düşündüğümde, bilgisayar başına geçtiğimde. Barak, 6 senelik koca Barak, öldü. Canımızın içi, gözümüzün bebeği.

Sen şimdi gidiyorsun. Git.

Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar. Gitsinler.

Oysa ben gözlerinsiz edemem, bilirsin...

Barak gitti. Yakışıklı yüzü, uzun bacakları gitti. Ava giderken arabanın arkasında “Kaiiii, kaiiii” diye bağırması gitti. Ormanda heyecanla ize kesik kesik ses vermesi gitti. “Kav, kav, kav, kav” bıkıp usanmadan dağ tepe domuz kovması gitti. Domuzun yatağında burnuyla domuzun yerini göstermesi gitti. Küçük patileriyle üstümüze tırmanarak tutunması gitti. Ekmeklerin üstüne atlaması, öteki erkek köpeklere hırlaması, domuzun karın zarını itinayla parçalayıp yemesi, domuzun üstüne kafasını koyup sahiplenmesi, motorun arkasında bir ayağını sahibinin koltuğuna koyarak gitmesi, beni görünce kuyruk sallaması, ipine deli gibi asılması gitti.

İşte böyle pat diye gidiyorlar. Birkaç saat evvel av yapıyor, koşuyor, kuyruk sallıyor olup, birkaç saat sonra aynı her zaman yattıkları gibi, ama cansız yatabiliyorlar. Her zamanki güzellikleriyle, masumluklarıyla. Böyle aniden veda edip, toprağa vermemiz gerekebiliyor. Kızıyoruz o zaman, kandırılmış gibi hissediyoruz, hani dün burdaydın, ne demek şimdi yoksun, hani hep burda olacaktın, hep yanımızda zıplayıp, bağrınıp, av yapacaktın diye...

Daha bu işin ava çıkması var, köpekleri arabaya doldurup aralarında Barak’ın olmadığını fark etmek, köpekleri salıp onun sesini beklemek, domuzu vurup onun üstüne atlamasını beklemek, domuzun kalbini, böbreğini çıkarıp... Daha Barak’ın çok eksikliğini hissetmek var. Ben hiç Barak’sız av yapmadım. Güngör yaptı tabii ama eminim hatırlamıyordur onsuz av yaptığı zamanları. Daha Barak’sızlığı çok yaşamak var. Barak’sızlık acı.

Tabii ki bir köpeğin başına gelebilecek bir sürü tuhaf ve kötü son arasında, Barak’ın başına gelene yine de şükretmek gerek. Bir av köpeği için ormanda yarılıp orda, bulunmadan kalmak da var, dağ tepe gidip uzak bir diyarda kaybolmak veya alıkonmak da. Kendini bilmezlerin attığı zehirlerle çırpına çırpına ölen köpeklerimiz de oldu, araba çarpıp ezilen de. Bilinmeyen hastalıklardan, dilleri düşerek, aşılı oldukları söylenen hastalıktan, şu bu. Barak için elimizden geleni yaptık, tedavi ettirdik, sevdik, sarıldık, övdük, sıcak evine gitti, sahibinin yanında öldü.

Sevgiyle yaşadı, sevgiyle öldü. Çocuklarını büyüteceğiz, yeni köpekler yetiştireceğiz, yine avlar yapacağız... Ama onu her zaman çok özleyeceğiz.




2 Mart 2010 Salı

Çile’deki kaçak ele geçti


10 Şubat Çarşamba günü avlayamadığımız koca arkadaşla, nihayet avın son günlerinde kozlarımızı paylaştık! Hani yarım saatlik av diye gidip, hava kararana kadar av yapmıştık, Barak’la Kara cayır cayır Çile tepelerinde dolaştırıp tıpış tıpış ayağımıza geri getirmişlerdi koca domuzu. Üçümüz atmamış, birimiz atıp tıraşlamıştı... İşte o domuzla nihayet buluştuk. Aynı tepecikte, daha önceki yerinin az ilerisinden kalktı – kalktı derken, Barak’ın kandırıp ters tarafa yatırdığı Zeki tarafından kaldırıldı! Şöyle ki: Tam yatağa girerken rüzgar tersten gelince Barak ses vermiyor, Zeki de ilerliyor, hemen iki adım önlerinden kalkıp ikisinin arasından geçiyor domuz, Zeki’nin yol vermesiyle...

Güzelce önezeye doğru gidiyor ve kalktığı tepecikle vurulduğu orman içi patika arasındaki birkaç yüz metrede, avdaki hemen herkesin tüfek patlatmasına sebep oluyor: Tolga’dan 3, Gürcan’dan ve İzzet’ten birer, Çileli avcı arkadaştan 3 ve son olarak Zeki’nin ağbisiyle Mehmet Ali’den 3 kurşun! Neyse, 11 kurşunun sonunda geçen sefer bizi atlatarak kurtulduğu geçişte aramızdan ayrıldı bu yakışıklı domuz. İşte böylece, hata yaptığımız bir avda öğrendiğimiz bu patika, bu kez doğruyu yapmamızı sağladı...





27 Şubat 2010 Cumartesi

Handon Boğazı’nda final: Domuzla sıcak temas! (20 Şubat Cumartesi)



Sanırım her hafta yaptığımızın, en azından yapmaya çalıştığımızın adı “sıcak temas” ama bu seferki benim şahsen şimdiye kadar yaptığım temasların en yakını ve en sıcağı oldu!


Çok mutlu olduğumuz son avımızdan sonra aslında hiç ava çıkmasak mı diye de düşünmüştüm, bizi tatmin edecek bir av yaşanır mı ki diye... Ama sezonun son iki gününü heder etmeyelim, ne çıkarsa bahtımıza dedik ve cumartesi sabahı toparlanıp seçtiğimiz av mahalline doğru yola çıktık. Cıvaşır Burnu’nu dolanıp Handon Boğazı’na geldik, nereleri keseceğimizi gördükten sonra köpekleri tepeye bırakmaya götürdük. Güngör’le Ahmet abi köpeklerle inerken İzzet, Umut, Seko ve ben tüm burnu ve boğazın girişini görecek şekilde sıralandık.


Handon Boğazı avının en güzel yanı, av mahallinin yerleşimi sayesinde herkesin görüş açısının çok geniş olması. Köpeklerin nerde aradığı, nerden domuz kaldırdığı, sürekçinin gezişi, domuzun patikaları, önezedekiler çoğunlukla görüş dahilinde kalıyor. Zaten mekan güzel, kaynak var, beklenen alan zeytinlik üstü, yerler papatya, her yer su... Mutluyuz yani, ama ben daha evvel burda domuz görmediğimden ne olacak, nerden nereye gidecek, merak içindeyim. Bir de tam domuz patikası üstündeki iki ayrı zeytinlikte çalışanlar var ve ateş yakılıyor, oralardan geçer mi yoksa yolu iyice değiştirir mi diye şüpheliyim...


Köpekler bir süre tepenin etrafında dolanıp aradı, sonra tepeye yakın batı yüzünden domuzu kaldırdılar. Kovgun geliyor, gidiyor, nereye gitti köpeklerin sesi derken aşağıdan bir tüfek sesi geldi. Allah Allah, ardından köpekler gelmedi? Sonra bir tüfek sesi daha aynı yerden, sonra yukardan aralıklı üç kurşun sesi daha... Köpek sesleri de kayboldu. Ben durumu çözmeye çalışırken Güngör aradı: “Önündeki sıra kayalara bak, İzzet’in yaraladığı domuz az sonra ordan çıkacak, yukardan İzzet de geliyor, o domuzu halledin...” “Geldi mi?” Aa, geldi vallahi, tam karşı dağın yamacındaki patikadan koşarak bana doğru, daha doğrusu İzzet’in ilk kestiği yukarı noktaya doğru geliyor naklen yayında!


O sırada İzzet geldi, motordan inip domuzun varmış olması gereken noktaya doğru iniyor. Ben domuzu orda, yukarda varsayarken birden önümdeki derenin çalılarında haşırtılar duyup sallanan ağaçlar görünce buraya indiğini anlıyorum. İzzet’e işaretler, o sessizce domuza doğru inmeye çalışır, ben gözümü çalıya dikmişim, köpeksizlikten istifade pustu diyorum... Domuz her an fırlayıverecekmiş gibi heyecanlıyım, ama hareket yok. Nitekim az sonra Çakır gelip de çalılıkta ses vermeyince, dere yukarı Umut’a doğru devam edince domuzun bizi atlattığı anlaşılıyor. Hatta dere yukarı kayıp Umut’un hemen yanından yukarı atladığı ve boğazın derinliklerine doğru devam ettiği...


Olaylar şöyle gelişmiş: Köpekler domuzu kaldırınca ortalık karışmış, Seko aşağıda baraj denilen noktada köpeksiz gelen iki ayrı domuza atmış, biri sizlere ömür, ötekisi yaralı. Yukarda ise Çakır’ın kovduğu domuz Güngör’ün kurşunuyla buluşmuş. İzzet yine köpeksiz bir domuzla karşılaşarak iki kurşunla yaralamış, ki Çakır’la birlikte onun peşinden koşmaktayız. Öteki köpekler ne yapıyor, hiçbir fikrimiz yok.


Biraraya gelip bunları mütalaa ettikten sonra “Peki ama Çakır şimdi nerde?” sorusu geldi: Boğazın yukarsını bir dinledik ki, köpeğin en sevimli “başında sarma” sesi geliyor. Güngör yine ateş oldu fırladı tabii. Ben sakatlığı hala tam geçmemiş ayağımla, dere tepe dağ taş gitsem mi diye biraz tereddüt ettim, ne de olsa ilk varan domuzu halleder, diğerlerine yutkunmak düşer, boşuna tırmanmış olurum bu ayakla. Sonra dedim belki Güngör biraz oyalar biz gelene kadar, yatakta yaralı domuz görürüm falan... Elimden geldiğince hızlı çıktım dere yatağından yukarı, nasılsa Çakır’ın sesi sabit geliyor.


Yaklaşınca Çakır’ın havlamalarıyla çalılıkta domuzun tepişmeleri birbirine karıştı. Çalılık görüş alanıma girince, domuz kalkıp da bu tarafa çıkar mı diye bir durdum elimde hazırolda tüfekle, Güngör neşeyle gel diye seslenince ilerledim. Onun yanına bir gittim ki, gayet sakin, kelimenin tam anlamıyla “takılıyor”, tüfeği yerde, domuza arkasını dönüyor falan, bana da “Şöyle buyur,” der gibi koluyla işaret etti, “Bak bak burda,” diye. Şimdi, işin bundan sonraki birkaç saniyelik kısmı epey eğlenceli oldu:


Ben patikadan –hiç olmazsa tüfeğim elimde ve parmağım tetikte olarak!– Güngör’ün bak dediği yere doğru birkaç adım attım, domuz açık bir çalılığın arasında burnu bana dönük yatıyor yanı üstünde ve körük gibi soluyor, tamamıyla pasifize edilmiş bir hali var (ki zaten Güngör’ün seslenmesi ve hareketleri de bu havada), ve aramız 3 – 4 metre. Birkaç saniye içinde art arda, önce ben domuza doğru eğilip gözlerine bakarak, “Ah yazık!” diyorum içtenlikle, Güngör “Dikkat et yanaşma o kadar bak dalar,” diyor, ve a a a, domuz bir anda ayakta ve önümde beliriyor, bayağı bana dalıyor yani!


Neyse ki dediğim gibi, sahibi değilse de en azından tüfek hazır: İnsiyaki bir hareketle tüfeği doğrultup tetiği çekiyorum, domuz bir an sendeleyip bana doğru devam ediyor, şaşkınlık nidası çıkartarak namluyu daha da burnuna yöneltip tetiği yine çekiyorum ve ayaklarımın dibine devriliyor namussuz. Ben de kendimi geri atarak kaykıldığım çalıdan şaşkınlık içinde kalkıyorum... Bu arada Güngör, kendini yere atmış tepinerek gülmekte! Efendim ben nasıl “Ah yaazıııık!” demişim de, o anda domuz dalmış da, yüzümdeki ifade ne hale gelmiş de. Eh, olacak o kadar ifade değişikliği, ilk defa domuzla sıcak temas halini yaşadım...


Ben ne bileyim, zavallı bir köpek yavrusu gibi yanı üstünde yatan hayvanın, hem de ben ona acımaktayken, bana hiç acımadan dalıvereceğini! Böyle dalacak bir durumdayken yanındaki avcının tüfeğini bırakıp muhabbete girişeceğini! Hepsi tecrübe tabii. Güngör’ün kahkahalarına koşan İzzet olayın tekrarlanmasını kameraya kaydederken Umut da hikayeyi dinlemeye yetişti. Meğer domuzun yatağına asla aşağıdan yanaşılmazmış. Öyle gözlerine bakarak burnunun dibine zaten hiç yanaşılmazmış. Ne kadar işi bitmiş de olsa illa ki dalma hamlesi yapabilirmiş. Öyle bitap yatmasına asla kanmamalıymış... Epey gülüp şaşkınlığımla eğlendikten sonra ilk kez domuzla sıcak temas yaşamanın, ilk kez yatağa girip (mecburen!) domuz vurmanın keyfiyle özgün av mahallimize dönüyoruz.


Bu kez herkes ve köpekler toplandıktan sonra Seko’nun yaraladığı domuzu bulalım dedik, öyle yaralı kalmasın... Barajın orda bir, iki köpekle izini tutmaya çalıştık, çıkmadı. Kanlar izlendi, olmadı. Bu arada Umut bar bar bağırıyor, “Uğraşmayın arkadaşlar yok öyle bir domuz!” “İzzet abi bırak dinlemeyin bunu, yaralı domuz falan yok!” “Hadi baba oyalanmayalım gidelim!” Seko tüfeği yemek üzere, domuz hakikaten çıkmıyor ortaya. Öteki köpekler de arama ekibine ekleniyor mecburen – ve bir anda, koşun koşun sesleri: Yaralı domuz aranırken, esas aradığımız iri tek ortaya çıkmaz mı!


Bir arbede, ufacık ormancık, her yanında bir avcı tüfek yüzünde, domuzun fazla şansı yok zaten, domuz kalkar kalkmaz daha nereye gitti diyemeden iki el tüfek patladı ve bir zafer çığlığı. Hem yaralı domuzunu bulamayan, hem de Umut’un kızdırmasıyla iyice bilenen Seko iri teki, ormanın yukarsından ufak ufak uzamaya çalışırken koltuğundan devirivermiş. Böylece yazıldı mı Seko hanesine bir günde 3 domuz! Skorla ilgilenen yok zaten aramızda, güzel olan herkesin domuz görmesi, vurması, izlemesi...


Bu güzel, bir çoğu beklenmedik heyecanlardan sonra, Kuşadası’na transfer olduk. Meğer orda da bir büyük domuz varmış, ufak bir ormanda, limana doğru! Şaka bir yana, adanın merkezine inen tepeden bahsediyoruz. Müthiş bir zeytinliğin içinde müthiş bir yemek molası verildi önce, tarihi değirmen taşları, zeytinyağı küpleri ve presler arasında, deniz manzarasında. Sonra ufak orman kesilip köpeklere aratıldı ama nafile: Bizim büyük domuz bir süre buralarda gezinmiş, güzel izler bırakmış, patikalar yaratmış ama biz gelmeden önceki günlerde terk-i diyar eylemiş. Biz yine anlaşılan güzel avımızı sabah faslında, 4 + 1 ile yapmış, bir kenara koymuşuz: Biz ermişiz muradımıza, siz buyrun kerevetine...


15 Şubat 2010 Pazartesi

Av dediğin böyle olmalı (14 Şubat Pazar)


Sevgililer Günü’nün güzelliği midir, Çin yeni yılına girişin özelliği midir, yoksa avın son haftasının bereketi midir... Sezonun en güzel avı, katılanlar için tabii, bugün oldu. Tüm köpekler domuz sürdü, tüm avcılar domuz gördü, sürülen tüm domuzlar vuruldu, herkes sıkılar patlattı, köpeklerin hepsi doydu – hem kovmasına, hem yemesine.

Gün Umut’un sunduğu kalpli çikolatalarla başladı: “Sevgililer Günü şerefine domuzla çok özel pozlar vereceğim!” diye haykırıyordu Umut, Serkan’la birlikte çeşme başına geldiklerinde. İzzet öte yandan, Güngör beri yandan, herkes toplandı, hedef Sinandede. Köpek ekibi elimizde sağ kalanlar yani Barak, Kara ve İzzet’in Çakır (ki Tilki diye hitap edince de yadırgamıyor). Belevi tepesinin Zübeyde yüzüne, zirveye yakın bir yere çıktı sürekçiler İzzet ve Güngör köpeklerle. Biz de Sinandede’ye her zamanki gibi dizildik: Bugünlük topallayan ben yola çınarların altına, yani derenin gelişine, Seko ve Umut yukarı yola.


Burayı kesmek için sayımız azdı aslında, o yüzden çok da umutlu değildim doğrusu. Daha önce çok daha kalabalık önezeyle çok domuz geçirmiştik yani. Biraz bekledik, bekledik. Bugün için özellikle “iri tek” arayışındaydık, amaç iz bulup ordan salmaktı köpekleri, o yüzden acele etmedik... Bir süre sonra önezenin karşısındaki tepenin en tepesindeki zeytinlikten köpeklerin sesi fırladı: Barak’ın sesi Kara’nın ciyaklamasına karışır şekilde. Ama nasıl olur: Köpeklerin sesi geldikten saniyeler sonra önezede tüfek patladı!


Telsizim olmadığından anlam veremediğim bu gibi şeyleri sonraya bırakıyorum. Sıkı sesinin üstünden az geçti, hazırım, yerimdeyim, zaten öyleydim: Dereden yola çıkan bir ana patika var, en çok çalışmış olan, orda hazıroldaydım. Dereden bir tek çatırtı gelince, köpeklerin sesi daha ta derenin yukarsında, önezenin üst ucundayken, tüfeği elime alıp gözümü patikaya diktim. Nitekim az sonra hafif bir çıtırtıyla ordan burnunu gösterdi domuz – ama yavaş, yaralı: Hemen yola çıktı, bir attım tökezledi, bir daha attım yuvarlandı.


Tüfeği yüzüme aldım gidiyor diye ama yolda daireler çizerek debelenince bıraktım: Kara’nın önünde hiç domuz vurulmamıştı, bu son anlarını görmesi gerekti. Ama domuzumuz son bir hamleyle kendini yukarı ormana atmaz mı! E tamam orda kalacak elbette, zaten de yaralıydı karın boşluğundan. Köpekler hemen geldi, üçü birden hışımla girdiler ormana ve sarmaya ve dalmaya devam ettiler. Domuz ise direniyor! Ayağım hele de ormana girmeye hiç müsait değil, ama domuz kalkıp gidecek diye korkuyorum, kırk yılın başı domuz vurmuşuz, gitmesine göz yumacak halim yok ya...


Seke seke girdim ormana, ben gittikçe başında köpeklerle domuz sürüne sürüne ilerliyor, göremiyorum hiçbirini, önezedeki arkadaşların yetişmesi tek umudum... Derken Umut bitiverdi yanımda yolda, ben gel ormana gir de şunun işini bitir derken domuz tekrar yola inmiş bile. Orda bir kurşun, yine debelenme devam ediyor, boynuna bir kurşun daha, nihayet takla! Meğer domuz karşımıza köpeklerle çok aralı gelmiş, ama Umutlar telsizle haberdar olduklarından bekliyorlarmış, karşıdan zeytinliklerden fişek gibi geçerek ip çekmece Umut’a çıkarken izlemişler... Umut tek kurşun atıp yaralayınca domuz dereye inip kendini bana doğru atmış.

2. av:


Elde var 1! Avda pek sık olmaz ama bu sefer her şey hesaplandığı gibi gelişti: Köpekler beklenen yerde domuzu buldu, istendiği yöne sürdü, domuz iki noktada da tam önezeye çıktı ve nihayet kaldı. Bu hızlı ilk avın ardından, öneze yapılan yolda bir tek iz olduğu anlaşıldı. Bu sefer İzzet köpekleri alıp yoldan inerek domuzun geldiği taraftaki orman parçalarını aratmaya başladı. Ben aynı noktada beklerken ötekiler yine yolda, benle yüzyüze durdular. Epey zaman geçti, arada yürüyüşçüler geçti, onlar doğasever bizler cani(!) olduğumuz için sopalarımızı (yani tüfeklerimizi) saklamamız icap etti, İzzet bize bakan yüzü bitirip iyice arka yüzde ilerledi, ben ötekilerin yanına eklendim, hatta Barak geri geldi. Biz de umudu keserek tüfekleri falan bir kenara koyduk.


İzzet telsizden, köpeklerin bir şey kovduğunu ama tilki de olabileceğini söylediğinde o yüzden fazla heyecanlanmadık. İzzet’in köpeklerinin tilkiye zaafı var zaten, olmasa da çamurdan yaratıp kovuyorlar diye Güngör dalga geçiyor hep, yanında da maksat kovmak olsun diyen Kara var, yani kim bilir?.. İzzet daha ne kovulduğunu anlayamadan, Umut, “Yahu çatırtıyı duymuyor musunuz?” dedi, abooo, karşıya bir baktık ki yukardan bir domuz kopmuş geliyor!


Herkes atladı tüfeklere, tüfekler yüzlerde, konuşup itişiyoruz da heyecanla ama domuz bizden hiç tınmadan ip çekmece üstümüze geliyor, dereye inmesini ancak bekledik ve tam inişi bittiği anda tan, tan: Umut’un ateşiyle domuz tökezledi, Serkan da attı, ve domuz ufacık bir çalıda kaldı... (Ben de tüfek yüzümde domuzu kesiyordum, tökezleyince bari bu sefer Umut’un domuzuna müdahale etmiyim diye durdum. Güngör ise tam atacakken kulak tozunda Seko’nun tüfek patlayınca yamulmuş.) Vay be, helal olsun Umut, diye tebrikler gelirken a a a, meret tekrar ayaklandı yukarı yukarı gidiyor!


O andan itibaren aynı mahalde daha evvelki “atış serbest” anımızı çağrıştıran bir sahne yaşandı: Dört avcı, yukarı doğru çoğunluk zeytinlikten çıkan bacağı kırık bir domuza 10-15 kurşun attık, hem de vuramadık, iyi mi!.. Hemen İzzet’e bir anons, domuz yaralı geri geliyor, dikkat. Köpekler domuz görüşümüzden yok olduktan sonra geldi, önce Çakır sonra Kara, hem de sessiz olarak. Arabada çatlayan Barak da o zaman salındı, hemen izden takip etmeye başladı. Güngör aşağı inip yamaçtan İzzet’e doğru ilerledi, köpekler karmaşık bir şeyler yaptı, az sonra hepsi koptu gitti yok oldu...


Bir süre sonra anons üzerine gittik ta Belevi tepesine varan ormanı kestik, domuz daha ilerlerse oraya çıkacak diye, derken iki el tüfek sesi geldi. Güngör ormanda, köpekler başında sararken (Çakır’la başka avcıların köpekleri, Kara herhalde öteki köpekler yüzünden daha sonra gelmiş) domuzu haklamış. Güzel domuzmuş, Umut’un atışıyla ön bacağı kırılmış, ondan çeşmenin üstlerinde tek çamın civarında dayanmış. Bu arada ortadan kaybolan, hatta olacak iş değil, vurulan domuzun yanına bile gelmeyen Barak bir süre sonra ta nerelerden, ne işler çevirdiği anlaşılmadan geri geldi. Bu köpeklerin tasmalarına ufak gizli kameralardan takmak lazım vallahi, insan bazen meraktan çatlıyor...


İki başarılı av, herkesin domuz görmesi, çoğunluğun atması, köpeklerin hepsinin şevkle kovması neticesinde güzel bir yemeği hak ettik. Zaten de serbest atış sonucunda kurşunumuz kalmadığından ava bitti gözüyle bakıyoruz: Domuz avında şansı olan kişi bir günde 2-3 kurşun atar, nerden bilelim onar kurşun atmak gerekeceğini?! Zübeyde’nin arka yüzüne yayıldık, çamların altında bir otlukta yemeğimizi yedik, çayımızı demledik... Herkes o kadar memnun, o kadar rahatlamış durumda ki avda ilk kez demliğimizi bitirmeyi başardık, hatta üzerine de çekirdek çitledik.


3. av:


Sonra Güngör, hemen üstümüzdeki ormanı arayacağını söyledi. Elimizde kalan kurşunları toparlayıp ikişer üçer paylaştık. Köpeklerle Güngör, bizi hemen iki dakikada yürüdüğümüz noktalara bıraktı ve çıktı. Az sonra yine Barak’ın sesi, hemen yanında Kara’nınki (Tilki Çakır biraz sessiz, İzzet “Benimkinin de biraz çenesi düşse ya,” diyor), ormandan çıkıyor, bize doğru mu, evet ama döndü, hem biraz aralıklı sesler, sonra yine bize, zeytinliğe doğru gelirken... yukarı dönüyor ve uzaklaşıyor. Arabaların orda buluşuyoruz, niye böyle tereddütlü kovuyorlar derken kovmadıklarını, henüz izden gittiklerini anlıyorum. Son zamanlarda hep köpekleri domuzun üstüne attığımız, yani izden gitme durumu pek yaşamadığımız için bu ihtimali unutmuştum! Güngör’ün, “Er geç Zübeyde’ye gidecek bu hayvan,” demesiyle o tarafa yönleniyoruz.


Ben Zübeyde’nin dik şeridinin altından seke zıplaya yukarı tırmanıyorum, nasılsa henüz köpek sesi gelmiyor. Yukardaki koca kayadan, bir de altında birkaç patikadan geçiyor domuz. Epey yavaş çıkıp yerleşiyorum ama hala bir kovgun falan yok, Güngör de duymuyor köpek sesi, kimseden bir tüyo yok. Bir süre orda durduktan sonra, hadi Zübeyde’nin zirvesine çıkalım, belki ordan ses duyulur, diye komut alınca iniyorum. Zirveye çıkıyoruz ki Güngör söylenmeye başlıyor, hedef Barak: Az evvel saldığım yerde şimdi domuzu buldu, demin ne halt ediyordu, şu bu... Tepe şeritte diziliyoruz, aşağı kayaya kimse inmek istemiyor (valla kimseyi suçlayamam, inmesi 15 dakika, çıkması yarım saat, oraya gittin mi başka yere yetişmeyi falan unut!), ama neticede domuz ta aşağıdan, benim az evvel zar zor tırmanıp beklediğim yerden geçiyor...


Önce önümüzde kovgun, sonra ses nereye gitti derken arkamızda asfalt yüzünde ortaya çıktı, orda bir iki tur, çoğunluk yalnız Barak’ın sesi geliyorken sadece bu noktada Kara’nın ciyaklaması da eklendi, sonra yine aşağıdan Afyonlu tarafına geçildi. Cayır cayır Barak önde, motorla İzzet arkada Afyonlu tarafına gidince, şeritte geri kalanlar da saçmaları doldurup kuş avına soyundu. Tabii Umut ormana fosforlu şapkasıyla girince o iş de yalan oldu! Bir de kovgun dönmeden evvel İzzet köpeğin yerini tesbit için patikadan ormana girdiğinde mozalar görmüş mü... Kaldırmak için taş atmış, onlar da yukardan şeride fırlamışlar, birine Umut birine Serkan atmış mı... Birer ufak karavana da böylece. Bir de Umut tüfeği doldururken şakırtıdan hemen altında mozaların anasını kaldırmış mı... Bizim şerit pek hareketli!


Kovguna dönelim: “Domuz Sinandede’ye dönüyor,” anonsunu alınca Güngör bir ateş olsun! Ben de yanına takılıverdim, arabayla yemek yediğimiz düzlüğe doğru fırladık, ama epey bir yol... Artık ahbap çavuşluk moduna geçmiş olan Umut’la Seko’yu arkamızda bıraktık. Doğrudan arıcılara geliyor dedi İzzet, benim arıcılarla ve bu düzlüklerle daha önce hiç tecrübem olmamış. Ama köpeğin sesi net buraya doğru geliyor. Şeftalilikle düz tarla arasında, gürün yanında in dedi reis, burda mı diye bir şaşkınlıktan sonra atladım, o yola doğru devam. Atlar atlamaz da karşımda domuzu gördüm: Zeytinlikten yola paralel geliyor kapkara yakışıklı bir şey, köpek sesi ardından, dümdüz koşuyor – bu arada Güngör arabayla altından geçti, sonra fark edip dönüp geri geldi – Güngör domuzla şimdi aynı yönde ilerliyor, domuz aşağı yönlendi, ben adım adım takip ediyorum, Güngör ilerliyor, domuz iniyor, yahu arabayla çarpacak...


Derken domuz indi, araba durdu, ben bir gürün üstüne, bir altına koşuyorum: Şeftaliye mi girecek, tarlaya mı? Tam ortadaki yol ayrımına indi çünkü. Derken Güngör’den bir kurşun sesi, ve domuz tam gaz şeftalinin içinde gözüküyor. Ama tabii yoldan tarafta değil, şeftaliyi çapraz geçecek şekilde ilerlemekte: Ayağı falan unutup fırlıyorum şeftalinin içinde domuzun gittiği yere doğru, bir yandan da herhalde beni görmeyen Güngör bağırıyor, “Koş şeftaliden geçiyor!” Bir noktada karar vermem gerek: Ya daha yakına koşup koşmaktan titrer halde atıcam ya da mesafeli durup adamakıllı nişan alarak. İkinciyi seçiyorum, yeter yahu diyorum, ben acemi avcı değilim, amma domuz geçirdim bu sezon, bu sicili temizlemem gerek: Durdum, soluk aldım, koşan hayvanı bir an takip ettim, domuzla karşı karşıyayken ilk kez arpacıkla birleştim ve takla!


Domuz tek kurşunla burnu üstüne yıkılıyor, kalkacak mı diye bir an duruyorum ama hiç niyeti yok, birkaç saniye can çekişip ben yanına varmaya bile kalmadan ruhunu teslim ediyor. Bu noktada artık keyif çığlıklarımı tutamıyorum: Avı zaferle bitirmeye katkıda bulunmanın zevki gibisi yok! Şeftalilik çığlıklarımla dolarken Barak’la Tilki yetişiyor, artık domuz parçalayacak halleri bile kalmamış – hayatlarından memnunlar ama hani bunu da didiklemeyelim artık, der gibiler. Kara da az sonra izden, kokudan geliyor domuzun yanına, o da mutlu, nasıl olmasın: Bir günde önündeki üç domuz vuruldu, hayvanın hayatına bambaşka bir renk geldi! Küçük bir vahşi hayvan gibi aralardan dolanıp kanları, yaraları yalıyor, kurbanını ufaktan didikliyor. Artık insan korkusu da, yabancı köpek korkusu da domuz heyecanının yanında yavaştan yok oluyor.


Güngör arabayla domuzun altından giderken, yukarda bıraktığımız yerde domuzu gözetleme görevi üstlenen ahbap çavuşlar meğersem telsizi yerlermiş, “Reis domuz 50 metre üstündeee” “Reis 20 metre kaldıııı” “Çarpıcan Reis!!” Bunun üzerine Güngör bir de arabadan atlayıp boş tüfeğine cebinden fişek doldurup, öyle yapmış tek atışını. Şeftaliye girdikten sonra almış domuz sırtındaki kurşunu, ama zaten bitik haldeymiş, önce yolda durup bakmış bir arabaya falan... Benim kurşun da tam boynuna gelince, bu yakışıklı kara domuzun daha fazla yaşama sebebi kalmamış.


Resimler çekildi, köpekler mükafatlandırıldı, gelen giden avcılarla av anısı paylaşıldı, koca azılar güzel bir trofe yapmak üzere alındı, tam da hava kararmak üzereyken bu mükemmel av günü sona erdi. Her şey bu kadar mı güzel olur, hava, ekip, köpekler, yemek, domuzlar, kovgun, mekanlar, görme, atma, vurma, zamanlama... Herkes bu kadar mı keyifli ayrılabilir bir avdan. Netice özet olarak: 1. Umut yaraladı, Candan vurdu. 2. Umut yaraladı, Güngör vurdu. 3. Güngör yaraladı, Candan vurdu. Ama zaten avın bizim için atmak ve vurmaktan çok öte bir şey olduğunu ancak yaşayan, aramıza katılan bilir.


Kızılderililer avladıkları hayvana onlarla aynı doğayı paylaştığı için, bedenini kendilerine sunduğu için teşekkür ederlermiş. Kalabalıkta, acelede, maddenin, hırsın etrafında anlaşılmaz pek, ya da unutulur: Evrenin mutluluk kadar, şükran kadar takdir ettiği başka bir duygu yoktur. Doğayla böyle bütünleşmemize, bu kadar ruhumuzu besleyen, bu kadar bizi mutlu eden bir faaliyet yapmamıza mazeret olan domuzlara bizim ne kadar şükrettiğimizi bilen var mı acaba?



13 Şubat 2010 Cumartesi

Son avlarda yıldızı parlayanlar – II: 6 Şubat, 3 Şubat, 24 Ocak


6 Şubat Cumartesi günü Lümbürdek’te yapılan avda yoktum ama camiamızı yakından ilgilendirdiği için “destanımızda onların da maceraları yer alacaktır”! Bir kere, birçok avcı arkadaşımızın ahını almış bir domuz aramızdan ayrıldı: Ayrı ayrı avlarda sırayla Zeki’nin, benim, Umut’un ve İzzet’in ıskaladığı, sıra bendeyken Kara’nın ilk kez benim yanımdan kalkıp ta Kızılgöllere kadar Barak ve avanesiyle birlikte kovduğu domuz işte. Sonra köpeklerimizde epey bir iskontoya sebep oldu: İzzet’in pek güzel Kürtçe konuşan, zılgıt çeken ufak Barak’ı yok oldu, Çakır ise bir bacağın kaslarını bayağı biçtirdi. Son olarak da, avcı kardeşlerimizin nasıl dağlar tepeler kilometreler aştıklarından bahsetmek gerek...

Lümbürdek avında, İzzet her zamanki gibi derede duruyormuş. Öncesini bilemiyorum ama domuz oraya fırlayınca bir, iki atış, karavana. Karşıdan, yani tarlanın yanından, yani benim her zamanki pozisyonumdan Umut tüfeği boşaltmış, domuz tınmaz. İzzet motora atlayıp yukarı fırlamış, ilerde geçeceği yolu kesmiş, yine atmış, yine “manke”! Köpekleri salan Güngör bu arada ormandan çıkmış çatlıyor, tüfeği yiyecek, artık bu domuzu yerde görmek istiyor... Domuzun istikametinde araba yolu gittiği kadar ilerlemişler Umutlarla birlikte, Güngör köpeklerin sesine bakma ayağına biraz, biraz daha, biraz daha ormandan ilerlerken gide gide ta nerelere var sen, o tepeyi geç bu dereyi aş, ormanın içindeki domuza yaklaşınca köpeklere dalıyor diye iyice kız, yatağa gir, ters ters Barak’a bakmaktayken alnının ortasına bir kurşun... takla!

Çakır bacağının o haliyle yine de bırakmamış domuzu, Barak nasıl kızmış nasıl domuzda tüy bırakmamış, herkesin hikayesi ayrı. Bir de az sonra gelen İzzet’le birlikte Güngör’ün aynı ormanı, yarısı da karanlıkta olmak üzere, bellerini doğrultamadan, çizile parçalana 1.5-2 saatte geri dönmeleri var tabii. İşte Lümbürdek’in efesinin macerası böyle... Bu arada, hakikaten güzel bir efeymiş bu, kocaman, yağlı bir azılı. Ne yazık ki ters yerde mevta olduğundan ne köpeklere, ne bize fazla bir faydası oldu.


3 Şubat Çarşamba günkü avda ise başka maceralar yaşanmıştı, bir köpeğin sırra kadem basması şeklinde...

Müthiş yağmurlar yağmıştı ve yolların hali tam bir soru işaretiydi, o yüzden aşağıdan Kurtkayası’na, Çatalşerit’e çıkmaktan falan korkuyorum, çamurlara saplanırız ya da göçük yollara geliriz diye. Neyse ki köpekleri aşağıdan Gelincik Deresi’ne salmaya karar verdik. Köpeklerden sadece Barak, Çakır ve Kara var, o yüzden de çok mutluyum: Kara kalabalık olmadan, huysuz köpekler ya da tanımadığı insanlar tarafından korkutulmadan sadece domuzla meşgul olabilecek, bakalım ne yapacak...


Güngör’ün hakikaten domuzun kokusunu aldığına, ya da ultraviyole ışınıyla ormanın içini falan gördüğüne inanmaya başliycam yakında. Çünkü bahsedilen ormanın yanından geçecektik aslında, bir bakıp süzdü, “ben buraya bir salmak istiyorum,” dedi. Ve köpeklerle ormana girmesiyle köpeklerin ses vermeye başlamasının arası bir dakika bile sürmedi! Meğer bir alayın nerdeyse üstüne salmış köpekleri. Tepeden heyecanla ormanı izliyorum, karşıdan Çatalşerit’e doğru bir karaltı gidiyor, köpek mi diyorum, yo domuz! Zeytinlikten geçiyor, çamlığa dalıyor, bir süre sonra Barak da arkasından. Kara’yla Çakır da ayrıca çılgınca ses veriyor ormanın içinde, Barak gittikten sonra onlar da öteki tarafa doğru, moza izlenimi veren hızlı ve oynak bir domuzla gidiyor. Ama Kara nasıl cayır cayır bağırmakta, Çakır ses vermesem de olur diyor herhalde, biri ürür biri yürür gidiyorlar...


O tepede (Halka tarafı mıydı?) çıktılar indiler, dereden inecekler derken arkayı döndüler, gittiler derken geri döndüler falan. Epey bir kovgundan sonra ses kesildi, daha sonra da yavaş yavaş Kara geri geldi ama Çakır yok. Barak da peşine düşmediğimizden domuzunu bırakıp geri geldi, ara tara Çakır çıkmadı ortaya. Köpekleri duyarsa çıldırır fırlayıp gelir dedik (daha önce benim arabanın brandasını, kendi ipini falan yemişti bu sebepten), 200 metre yukarıya tekrar köpekleri saldık. Kara yine yanıbaşındaki tecrübeden iyi faydalanarak Barak’la birlikte güzel kovgun yaptı ama Çakır yine çıkmadı ortaya...

Buz gibi poyrazlı günde, Kolankaya altında bir yerde güneş alıp rüzgar almayan bir nokta bulup ateşimizi yaktık, böreklerimizi ısıtıp çayımızı demleyip piknik keyfimizi de yaptık, köpek aramakla karanlığın basması arasında. Sonra da boynumuz bükük, aklımız dağda dönmek zorunda kaldık. Neticede o gün ve sonraki gün her köşede kendisini arayan sahibiyle ısrarla köşe kapmaca oynayan Çakır, üçüncü gün tıpış tıpış Selçuk’taki evine geldi çok şükür... Bize de çektiğimiz sıkıntı kar kaldı!

24 Ocak Pazar günkü av da ayrı bir hikayeydi: Hem Kuşadası (Umut, Serkan, Barış), hem Selçuk (Güngör, İzzet, Ahmet abi, ben) ekipleri tamdı. Henüz bu kadar yağmur almamıştık, yollardan korkumuz yoktu, o yüzden güzel güzel Kurtkayası’na çıkmıştık. Çatalşerit, geniş (benim) şerit, kömür ocaklarının üstü, iyi tanıdığımız, bu sene de pek tatminkar bir av yapamadığımız mekanlar... Ama konu av olunca evdeki hesap bir kere de çarşıyı tutsun be arkadaş: Kurtkayası’nda köpek saldık, bir baktık yine Ekmekçi’deyiz! Oysa buralardan sıkıldık, suyunu çıkarmayalım dedik, o yüzden yukarı çıktıydık...


Elden ne gelir, köpekler almış önlerine bir moza, o dağ senin bu tepe benim koşturuyorlar. Kara Kurtkayası’nda kovmaya başlayan ekibe katılmamıştı, kalabalıktan ya da hengameden olsa gerek. İnip Ekmekçi’yi kestiğimizde, ben çeşmeyle incirlik arasında koştururken incirliğin dibinde domuzun az evvel geçtiği izi gösterdiğimde yine viyaklayarak ekibe katıldı o da... Dön baba dön, dön baba dönerken saatler sonunda köpeklerin yakalanabilenleri tutuldu, mozaya av günümüzü yediği için bir araba laf edildi, ateşimizi yakıp karnımızı doyuralım, sonra adam gibi tekrar av yapalım dendi. Ateş yakıldı, yiyecekler çıktı, derken...

Moza da ateşe mi imrendi, karnı mı acıktı neyse, çeşme başına, bizim ateşe doğru gelmez mi kovgun sesleri! Bağladığımız köpekler çıldırıyor, kim ne tüfek bulursa kapıp sese doğru gidiyor, yukarlık bir yere fırlayan Serkan telsizden bağırıyor: Domuzu gördüm, çok büyük, çok büyük! Sonunda bir sürü köpek hafkırışı, birkaç el tüfek patlayışı, derken bizim moza Barış’ın tek kurşunuyla sizlere ömür. Sabahtan beri koşa koşa köpek kadar bir şey kalmış zaten mozacık.


Kıssadan hisse: Etrafta salık bir tane bile köpek varsa, ateş de yaksan av devam ediyormuş gibi hareket edeceksin! Günün sonrasında ateş Sinandede’ye taşındı, ekmekler alınıp çınarların altında hızla yenildi içildi ki sonrasında yukarı, kara selvilerin orda av yapalım... Ama bu sefer de köpeklerin planı farklıydı, artık canları pek bir şey bulmak istemiyordu anlaşılan, tek bir ses bile verilmeden ormandan çıkıldı. Bugün de ufak bir mozayla kapanmış oldu – neyse ki o mozayı vuran, avımızı sabote etmeye niyeti olan kuş avı taraftarı Barış oldu da onun da planları suya düştü!



Son avlarda yıldızı parlayanlar – I: 10 Şubat Çarşamba

Artık sezonun dibine dayanmışken, kimse uzun yazılardan şikayet edemez herhalde. Önümüzdeki 6 ay boyunca bu yazılara, resimlere bakıp iç geçireceğimizi hesaba katınca, şimdi ne kadar yazıp çizersek o kadar memnun olacağız yakın gelecekte! Şu son avlarımızı bir hatırlayalım, hem yağmur hem sezon sonu münasebetiyle her fırsatı değerlendirerek fırladığımız, birçoğu ani av günlerini kayda geçelim...


10 Şubat çarşamba günü ısrarla yağmurun öğledensonra geleceğini söyleyerek milleti ava sürükleyen bendim. Önceki pazar yağmurdan gözümüzü açamamıştık, cumartesi de çarşı pazar işlerim sebebiyle ben ava katılamamıştım. Kara bu son günleri değerlendirsin, ben yağmurdan ya da yorgunluktan perişan olsam da bobim işini yapsın – ki bu av köpekleri kadar işlerini aşkla yapan da az var hani! Ama yağmur sabah buluşma saatimizde başlayınca yanlış hesap Bağdat’tan döndü, Candan da Selçuk’tan, hatta ovadan...


Eve gelmiş, yağmurlu bir ev gününün tadını çıkartmaya çalışırken (bu arada yağmur yağsın da döndüğümüze değsin diye dua ederek!) zır telefon, “Çile’ye gidiyoruz, Zeki ufak bir tepede büyük bir domuz var, onu vuralım diyor...” Şimdi, bu Zeki arkadaşımızın reisimiz Güngör üzerinde pek olumlu bir etkisi var, Zeki ne dese dinlenir, bizeyse hava cıva. İşte şimdi de av yapmayacaktık, hava da şüpheli, ama Zeki hadi dedi gidiyoruz!


Neyse, zaten benim ava gitmekten şikayetim yok ya, kahvaltıyı biraz acele kesmekten başkaca yani. Kara ise sabah niye hiç de sevmediği arabayla gezip eve geri geldiğimizi anlamamıştı, yine şaşkınlıkla geldi bakalım ne olacak diye. Diğer köpeklerimizden sağ kalan bir Barak vardı (ötekilerin hikayesi az sonra), o da atladı, vardık Çile’ye, Çile’nin hemen berisinde, asfaltın hemen sağındaki tepeciğin dibine. İki ordan, üç burdan, omzu tüfekli bir sürü Çileli daha da geldi, tepeyi sarmak üzere gönderildi. Bizse Barak’la Kara’yı tutup bekledik.


Tepeye çıkmadan soruldu bakıldı, orda mı yatar burda mı yatar? Güngör diyor, niye bu tepecikte kalsın, sen ne zaman baktın bunun izine? Zeki diyor, abi bu 15 gündür burda yatıyor, birkaç gün önce de baktım. Ya gittiyse? Gitmez, sıkı bağladım... Tepeye daha patikadan yürürken, Kara yeni salınmışken, Barak ipe asılıp o çok bayıldığımız “burnu havaya dikme” hareketini yapmaz mı! Koşun yerlerinize, biz yukarı koştuk, Zeki ormana girdi Barak’ın ardından, ses vermesiyle salıp ardından da sıkıları patlatmaya başladı. Domuz bu kadar mı elinle koymuş gibi bulunur arkadaş!


Az içerde, sonra az yukarda, patikanın 5 metre altında, gördüğümüz çalının içinde, tepesinde biz dururkene domuz kalkmamak için direndi – bu arada çok güzel yatak sesi olmasına karşın korkup henüz ses vermeyen Kara Barak’ın çılgın sesine sığınıyordu. Yatağın sağından mı çıkacak, solundan mı, biz kulak kesilmiş tüfek yüzde bekler, Barak bir ordan bir burdan çalıyı deler iken... domuz aşağı, köpeğin ilk bulduğu yere doğru inmez mi! Güngör oraya depar alırken ben de önce ardından gidip, sonra onun yerine köpek sesini takip etmeye karar verdim.


Güngör hemen önüne gelen domuza hööyyyt yaparak onu geri ormana sokarken, ben de üzerinde olduğum patikanın aşağısını gözüme kestirdim, sese de bakarak aşağı koşuyorum... ve tam önümden yarım saniyede yukarı atladı domuz. Burası asfalt yüzü, köyün, asfaltın ve beton kırıcının sesleri arasında domuzun çatırtısı gelmemiş. Hem bu kadar yatağın içinde köpeklerin domuzla arasının bu kadar açılmış olacağını tahmin etmezdim...


Neyse, kötü haber domuzu geçirdim, ama iyi haber çok: Domuz önezeye doğru gidiyor, orası zaten 5-6 kişiyle kesili, domuz pek güzel bir domuz, ve Kara da Barak’la birlikte muhteşem ses vererek kovuyor. Domuz önezeye doğru gitti, ormanda biraz tur attı, bana geri geliyor gibi biraz çatırdayıp beni heyecanlandırdı, sonra yine döndü, ve sonra bir el tüfek sesi. Tamam dedim, iş bitti... Ama Güngör’ün sesi geliyor telsizden, yazıklar olsun falan diye bir bağrışma, köpeklerin kovgun sesi de devam ediyor mu ne? Derken anlaşıldı ki domuza çok hevesli olan Çileli amca yine tıraşlamış (daha önceden de iki sabıkası varmış)! Hadi domuz geçer gider de, işin daha fenası köpek İzzet’in elinden kaçmış, ta öteki tepeye doğru almış başını gider...


Bizim yarım saatlik av oldu mu yarım günlük av: Köpeklerin gittiği tepe kocaman, dereli tepeli, Çile yüzünden giriş olmayan, arka yüzde de ta nerde asfalt geçen, pek ulaşımı olmayan bir tepe. Köpeklerin sesi (daha doğrusu sesi Barak’ı bastıran ciyak ciyak Kara’nınki!) bu yüzde, sırtta, öte yüzde falan dolanıp durur ama beklemekten başka yapacak bir şey yok. Bu arada domuzun yaralı olduğu tahmin ediliyor, o halde ne kadar gider, Barak yaralı domuzu bırakır mı, yarası ciddiyse domuz pusar mı, teoriler havada uçuşuyor. Çok av yapılmayan ormanların yolu, patikası, deresi tepesi de iyi bilinmiyor tabii, elimiz kolumuz bağlı.


Birkaç saat yollardan arkaya kadar dolanıp ses dinledikten sonra nihayet ses de yitince, ateşimizi yakıp köpeklerimizi beklemeye karar verdik. Eskiden avın en güzel bölümü bu ateş yakıp yayılma faslıydı ama şimdi, köpeğimin kovgun sesini dinlemek, beni görüp de yanımdan ayrılarak şevkle ava devam ettiğini görmek, geri düşmeden ve bırakmadan usta köpekle birlikte dönüşünü izlemek sanırım avın en güzel bölümü haline geldi! Neyse yine de ateşe, çaya, yemeğe kimsenin diyeceği yok tabii, tavuklar köze kondu, çay demlendi, herkes bir piknik keyfini aldı.


Sonra tekrar arka yüze, asfalta çıkalım da bir ses dinleyelim dedik – ki bu arada Güngör “fazla ses yapmayalım, olur a bunlar yine domuzla geri gelir,” diye sürekli uyarıyordu, geçenlerde köpeklerin çeşme başındaki ateşe getirdiği domuzu da hatırlayarak. Hakikaten de biz çıktık, ardımızdan tepeden köpeklerin sesi gelmiş. Hızla döner, tüfeklerimizi kaparken (hepimiz de hırs içindeyiz, köpekleri amma dolandırdı namussuz, en az dördümüze de gözüküp gitti falan diye!) tekrar anons geldi, domuz geçmiş, köpekleri tuttuk diye...


Köpeklerin sesi gelir gelmez domuzun o tarafa geçerken kullandığı geçişe çıkmışlar ama hayvan onun 20 metre ötesinden çoktan geçmiş bile, hemen ardından da aynı izden Barak ve Kara gelmiş. Deneyimlilerin dediğine göre, domuz yaralı olduğundan aralarda derelerde pusmuş herhalde, köpekler de başında. Sonra domuz ufak ufak çaktırmadan uzaklaşıp arayı açmış, köpekler bunu fark edince fırlayıp kovarak gelmişler ama çok geç... Bu kadar uğraşmalarına rağmen önlerindeki domuzu vuramadığımıza çok hayıflandık ama ne yapalım, kader! Ormandan sırılsıklam olmuş iki canavarımız yine de mutluydu – gerçi Kara o akşam kendine pek gelemedi ya... Bir de önünde domuz vurulsa, ondan hıncını almayı öğrense, afiyetle yenildiğini anlasa kim bilir neler yapacak bu bücür!

23 Ocak 2010 Cumartesi

Toros & Kara, Karıncalı Yokuş’ta domuz kovuyor!


Benim zeytinlik ufak, evin yanından dereye iniyor, derenin hemen karşısı Osman amcanın zeytin ve meyve bahçesi. Derenin içinde Osman amcanın havuzu da var, koca cevizler, kestaneler var, her türlü ekili meyve ve zeytinin yanısıra. Orda kalan da olmadığından tabii domuzlar çok seviyor oraları, yaz gecelerinde çatırtılarını sürekli dinliyoruz. Hatta bir kere köpekler susmadan iki saat domuzlara ses verip durunca (evin arkasına kadar gelmişlerdi artık) birkaç saçma attımdı havaya da, koca bir alay şaldır şuldur kaçışmıştı. Tamam, domuz buraya gelir, yayılır gider. Ama kalkıp, şu satırları yazarken görebileceğim yakınlıkta, el kadar ormanlığın içinde de yatar mı?!


Pazar günü fena yağmurluydu, ava çıkılmadı, evdeyim. Öğledensonra Toros (kendisi yaşını doldurmak üzere bir kangal yavrusudur) görüntü vermeden ses vermeye başladı, uzun uzun. Bakıyorum bakıyorum, Osman amcanın üstündeki ormandan geliyor sesi. Köpekse, niye ormanda dursun? Tilki olsa çoktan kaçardı. Başka ne olacak? Derken Toros’un havlamalarına arada dalaşma üstü şaldırtılar gelmeye başladı... Ben her zamanki gibi “Aa, domuz!” durumundayım.


Domuz olduğuna inanana kadar bunca beklememin bir sebebi üşenmekse (oraya tırmanıcam da ne olacak, domuz kaçacak benim sesime, dursa da ormana dalıp vuracak değilim ya!), bir diğeri de komik olma korkusu: Tüfeği omuzlayıp dört yanı açık zeytinlik olan hakikaten el kadar ormana çıkıcam, birileri görürse köyde alay konusu olmaz mıyım, “hap kadar yerde bilmemneye köpek sarmış, bu da avcı olacak ya, domuz sanmış!” diye... Keşke daha önce sanaydım!


Domuz olabileceğini kabul edince, Kara’nın (kendisi bir türlü açılamamış avcı eniğimizdir) susmayan bağırtısına anlam verip onu da saldım. Kara doğrudan yukarı çıkmayıp etrafı koklarken ben girip tüfeği vs kaptım. Kırık bir barak olan, aslında fare gibi ufak avları tercih eden Bozo da ormanın etrafında Toros’a destek veriyordu artık. Kara önümden çıktı, ben ormanın yanına geldim, nerden girsem falan uğraşırken yukardan biri seslendi: “Bakhele, tüfek de var sende, ben almamışım, ta önümde geçtiler, bak şurdan, hem de kaç tane...”


Komşu Ali beygirine bakmaya gelmiş ki salına salına 7-8 parça domuz bizim ormancıktan kalkmış, Elemen’e doğru yolu atlayıp zeytin fidanlığından devam eder... O daha anlatadursun, onun heyecanıyla bizim Toros’la Kara izlere gelmez mi! Gelmekle kalmayıp Kara tamamen kendi kendine ize müthiş bir ses vermeye başlamaz mı! Toros beygir gibi koşar, Kara cayır cayır ses verir, komşu uzaktan eliyle gösterirken “Aha şurdan çıktılar,” diye köpekler tam da ordan tutup tam gaz gitmez mi!


Bunca zaman ümit beslesem mi dahi bilemediğim Kara beni ters köşeye yatırdı ve alıp izi kendi kendine kovgun yaptı. 5-10 dakika daha sesi geldi, sonra zaten Elemen’e inmiş olmalı, ses verse de bana gelmezdi... Toros hava karardığında evdeyken heyecanlı avcı Kara ertesi sabah geldi evine, ilk domuzunu kovmanın haklı gururuyla. Artık sabaha kadar kovdu mu onu bilemiycem ama bir sonraki avımızda pek cevval bir şekilde esas oğlan Barak’a katılıp uzun ve güzel bir kovgun yaptı, hatta vurulan domuzu didiklerken diğer köpeklere (hayatında ilk defa!) hırlayarak kendini bile savundu. Sanırım Kara avcı olma yolunda önemli bir eşiği atladı!