20 Aralık 2008 Cumartesi

bayram avları...

levent ben furuyim hiç dedi...
umut domuzu tartıyor...

buda bana denk geldi...


emrah sonunda kurşunla domuzu buluşturdu...



14 Aralık 2008 Pazar

Son gülen iyi güler, ya da Güzel bir av günü oldu vallahi (10 Aralık 2008 Çarşamba)




İki gözüm önüme aksın ki avın sonunda olanlar olmasa da aynı başlığı atacaktım. Her şeyden gayet memnundum, güzel bir av olmuştu. Eh işte olanlar olunca da iyice üstüne tuz biber ekti, başlık iyice hakedildi. Şöyle ki:

Sabahtan başladıydı atışma. “Sen benim tıraşları duydun mu?” dedi Hilmi, “Ohoo, duymak da laf mı, blog yazısına başlık attım!” dedim. Döndü, “Tek tıraşlayan ben değildim ama,” diye beni gösterdi. “Ama benimki sayılmaz,” diye itirazlara başladım, “emniyet açık olsaydı...” Oysa Hilmi gayet sakin kendi tıraşlamasını misafirlere anlatıyor, “Abi şu kadar geniş şerit, 6 domuz, 6 sıkı, karavana...” falan diye. Bugün de epey kalabalığız, iki parti misafirimiz var; Türkiye avcıları birarada!

İşte Hilmi için bu karavanalar fazla mesele değil, Hilmi kırk yıllık avcı, bu sefer vuramaz geçen sefer vurmuştur, gelecek sefer vurur... Ya ben? Ben hırs yapmışım, kendi başıma domuz vurmadan hâlâ çömez / avcı adayı / avcı yamağı falan sayılıyorum. En azından ben kendimi öyle sayıyorum. O yüzden her vuramadığım domuz benim için kaçırılmış bir kendimi ispatlama fırsatı. Arkadaşlar sağ olsun üstüme gelmeye devam ediyorlar, sonunda kızmamaya karar verdim, dedim ki “Aman ne var yani, bir sıkı attım bir domuz ıskaladım, tüfeği boşaltıp alay kaçırmış değilim ya!” Bunun üzerine de, “Bak sana dokunuyor bu laflar Hilmi!..” diye devam etti atışma.

İşte bütün bunların üzerine, yeter ulen dedim, bugün vuracağım artık! Evrene bugün domuz vuracağıma dair inancımı ve kararlılığımı ilettim, sizin anlayacağınız dua ettim, şükrettim, meleklerimi yardıma çağırdım, falan. Ondan sonra da av başladı. Güngör keyifle geldi, kulenin altındaki parçaya harika bir iz giriyormuş, kocaman bir zırıltı. O ordan girecek Mehmet’le, ikisi dört köpekle sürek yapacaklar, biz de kulenin çukurlarına dizileceğiz. Neyse ki Hilmi var, yoksa Güngör’ün dilinden anlayan yok: “Hilmi, kulenin altını kesin / hani o geçen sefer durduğumuz çukur var ya, onun az bu yanı / büyük domuzun çıktığı çalı yok mu, orası / ateş yaktığımız tepe var mı, onun altı...” gibi şifreli mekan tarifleri! İşte Güngör Hilmi’ye, “Kulenin üç çukuruna,” diye başlayan bir öneze tarifi verdi, Allah razı olsun Hilmi de bizi alıp tek tek götürüp o noktalara bıraktı ve domuz istikametlerini gösterdi.

Ben birinci çukurdaydım. Domuz orda hem kavşaktan, hem yolun içindeki virajdan çıkabilirmiş; birinden ötekine koşma talimleri, tüfeği hızla yüzüme alıp hareketli hedef izleme talimleri falan. Tabii artık kurşun hep tüfeğin ağzında, emniyet hep açık – arkadaşları baştan uyardım, benden uzak durun diye! Epey süre köpeklerden hiç ses gelmedi, hani süper iz giriyordu ormana, anlamadık... Baraklar alınmasın, darılmasın diye sormuyoruz da, hani domuz, iz sesi bile yok diye. Neyse, bir süre sonra toparlandık, arka tarafa, Selatin tarafına doğru girdik. Hilmi bana yer anlatmaya çalışırken “Ben o tarafa hiç geçmedim, bilmem,” diyordum ki Hilmi (yuh demedi ama) “Geçtin yahu, beraber av yaptık orda,” dedi. Neticede ordan da ses çıkmadı.

Bir kez daha tekrar toplandık, öneze planlanırken bu sefer hep merak ettiğim süreğe kalmam kabul edildi ama bu sefer de süreklik bir durum olmadı maalesef: Köpekler daha salınmadan domuzu bulmaz mı! Kaçarak ormana giren Barut ses vermeye başlayınca Reis salındı, Barak kurtulmak için çırpınırken herkes yerlerine koşuyordu. Olan sakin sakin, uzun uzun sürek yapmak isteyen bana oldu: Elle uzaktan gösterilerek “Koş şu şeride git, orda sürek yap!” diye haykırıldı, ben gidilecek yeri anlayıp gidene, nerden sıkı atacağımı bulana, tüfeğimdeki kurşunları boşaltıp saçma koyana kadar Güngör fırlamış, dik şeridin ortasına inmiş ve tüfeğini patlatmaktaydı.

İşte efendim nihayet bulduğumuz domuzumuz bir türlü radara doğru çıkmadı (oysa bütün misafirleri oraya dizmişiz, aslında burdan kalkan domuz ip çekmece oraya çıkarmış ama nasip!), o şeridi geçti ileri, Çatalşerit’e doğru, ben ileri gittim gelen giden yok, köpekler iyice uzaklaştı, avcılardan kimse de yok yakınlarımda, falan derken “Yapabileceğim bir şey var mı?” diye gayet umarsız sordum telefonla. Güngör, “Az evvel sürek yaptığım şeritte dur,” dedi, “sese göre hareket edersin.”

İşte neden avın ilk yarısından bile mutlu olduğum: bunu becerebildiğim için! Şeride gittim, indim, çıktım, uzandım, uyudum, uyandım, neden sonra köpeklerin sesleri yaklaşınca kulak kesildim, gözümle patikaları kestim, kulaklarımı açtım, gözümü bir domuz patikasına diktim, pat ordan çıktı bizimki! Anlaşılan ferah bir patikaymış ki yalnız son iki adımının sesi duyuldu, onun üzerine kafayı çevirdim, şeridin hala kenarında ama tamamen görünür durumda durdu bizim domuz. Aramız belki 10, belki 15 metre, ama ben şeridin ortasındayım ve tüfek yüzümde değil! Domuz durdu. Ben durdum. Düşündüm ki o an tüfeği yüzüme alsam geri topuklayacak. Bir an o nedenle durakladım, domuzla gözgöze. Sonra tüfeği yüzüme aldım ve tetiği çektim, toz duman. Eee? Domuz yok oldu tozun dumanın içinde. Nasıl oldu bu iş, sen 50 metreden bir karış hedefi vurmuyor muydun? Evet! Heyecandan mı oldu? Yo, gayet sakindim! Nasıl oldu o halde?

Acaba yaralı mı gitti diye durduğu yere geldim, yok öyle bir iz. Ardından köpekler geldi, geri ormana girdi, Güngör geldi ne tarafa gitti diye, şu bu, ben yine kaldım sinir ve hırs içinde! Burnumun dibinde durmuş domuzu nasıl vuramam?.. Az sonra bir motor sesleri, köpek sesleri, nihayet de tek bir sıkı sesi, ardından yukarı çamlığa çağrılınca anladım olayın temizlendiğini... Avcılar, kuleciler, köpekler orda. Güngör gülüyor: Domuz nerde? Burda! Ne oldu domuza? Ne olacak, benim karşıma çıktı! Ne vuruyorsun domuzumu? Hem kesin ben yaralamışımdır onu! Tabii, aslında yaralıydı da beni görünce korkudan öldü...

Aman neyse, en azından bir domuz vuruldu, ben de kendi başıma doğru yerde durdum, domuzu doğru zamanda doğru noktada bekledim, dosdoğru bir sıkı da attım ya, bu seferki tıraş olsun, bir dahaki sefere vuruş olur... Arkadaşlar akıllarınca dalga geçiyorlar ama, “Ha bir de durdu demek domuz?! Sana nişan alacak zaman da verdi?! Hem de 10 metreden!..” falan diye, ben aslında memnunum halimden. Oturuyoruz, ateş yakılıyor, güneşte soframızı serip sucuğumuzu yiyor, hızlı hızlı çayımızı içiyoruz. Saat 1’i geçmiş, sabırsızlanan var ikinci domuz için. Bir lokma çayımı yanıma almalık bardağıma doldurmayı bu telaş içinde nasılsa başarıyorum ve motorun tepesine tünüyorum.

Bu sefer ta radarın sonundaki tepe şeride gidiyoruz – buraya vallahi ilk defa geliyorum. Meğersem orda çadırlar kuruluymuş bugünlerde de o yüzden domuz “gocunmuş” ordan, az evvel onca sürmeye rağmen o tarafa gitmemesinin ve Murat’ların elleri boş kalmasının sebebi buymuş. Köpekler altımızda, benim az evvel attığım (şimdi Muratlarla Tolgaların dizili olduğu) şeritle bizim aramızda epey ses yapıyor. Biz de sessizce, köpekli veya köpeksiz çıkacak domuzu bekliyoruz. Ama az sonra, tam radara doğru olan çamlıkta verdikleri sesle anlaşılıyor ki domuzu o zaman, ordan kaldırdılar. Seslere doğru bakınca bir de görmez miyiz, koca domuz kalkmış çamların arasından tutturmuş gidiyor, arkasında köpekler! Aman ne keyif, ne zevk...

Bize doğru geliyor mu, yok gelmedi yine (bu da gocunmuş bir domuz olsa gerek), öteki şeride gidiyor, orası da amma uzun yolmuş - dereler tepeler, bir türlü varamadı, tepede heyecanla bekliyoruz önezeden tüfeklerin patlamasını, ne uzun sürdü derken nihayet dört el tüfek patladı: “Kkvvvkkkk ne oldu?” Hooop bir tepsi baklava... Benim ister istemez yüzüm gülüyor tıraşlayanlar artınca, art arda iki karavana bana ait ya, pozisyonumu birileriyle paylaşmak içimi rahatlatıyor. Bu arada köpekler ikiye ayrıldı: Barakların kaldırdığı domuz önezeyi ilk geçti, ardından enikler başka bir domuzla aynı yönde gidiyordu, onlar da nasıl olduysa geçti şeridi, Reis Barut’u ekmiş zaten bir aşamada ve baraklara katılmış, vb. Az sonra epey ilerden bir çift tüfek patlaması daha, bu kez Hilmi’den: Bir tepsi baklava eklendi hesaba! Hilmi çok uzaktan attığını, döndürmek için attığını falan söylüyor ama maalesef geçersiz, tıraştan sayılıyor bu da.

Baktık bizim tepede bir hareket olacağı yok indik Kule’ye, Beşyol’a doğru. Gün bitiyor, köpekler almış domuzu ta Kuşini tarafına geçmiş, hava serinledi, artık bitse de gitsek moduna girmekteyim. Ama biliyoruz ki köpekler o taraftan dönüp mecburen son şeritten ve Çatalşerit’ten geçecek, madem öyle son şeridi kesiyoruz: Yeni yolun üst tarafında Hilmi, yolun hemen altında ben, daha aşağıda Güngör. “Hilmi’ye doğru atarken dikkatli ol,” diyor Güngör. Atıcam da dikkatli olması kaldı, diyorum ben de içimden. Bekliyoruz, yoldaki motorumuz düşüyor, Hilmi gelip kaldırıyor, bana gel, git, yukarı, içeri gibi el işaretleri yapılıyor arada, köpeklerin sesi hiç duyulmazdan bir anda hemen önümüze gelmeye başlıyor. Hiç umudum yok ama yine de Allahım diyorum, şu domuzu bir görsem de ahımı alsam!

Az sonra Hilmi’nin hemen altında belirdi domuz. Gözlerime inanamama bölümü iyice kısaldı bu sefer, “Aa, domuz,” demedim! Her şey uzun bir anın içinde oldu: Hilmi’ye baktım, öyle bir duruyor ki domuzu görmesine imkan yok. Atsam ona doğru atmam gerek, tabii bu hoş değil ama epey de mesafeli domuzla arası. Atmamak da olmaz artık, domuz gelmiş şeridin ortasında, üstüne üstlük de duruyor nedense! Beni görmedi, Hilmi’yi bile görmedi. Bütün bunları düşünürken tüfeği kaldırıp sakince tetiği çekiverdim, domuz bir döndü mü, tepindi mi hareketlendi, bir tane daha attım, o arada elbette dönen Hilmi bir yandan domuza nişan alıyor bir yandan bana atma diye korkuyla işaret ediyor. Ben domuzdan öyle uzağım ki vuruldu mu, ne oldu tam göremiyorum bile. Tüfeği indirip “Vurdum mu?” deyip bir zafer çığlığı atmışım...

İşte böyle, domuzu önce 10 metreden ıskaladım, sonra 50 metreden vurdum, buyrun bakalım. Nişan almak, vurmak aslında benim en az önemsediğim kısmı avın. Asıl mesele sesleri takip etmek, domuzun ne zaman, nerden çıkabileceğini kestirmek, izlerinden ne yaptığını ve ne yapacağını tahmin etmek. Elbette ben bunların yine asgari bölümünü şahsen gerçekleştirdim ama önceki avlara kıyasla seslerle, yerlerle, zamanlamalarla, izlerle aramın çok daha iyi olduğu bariz. Zevkli olan kısmı da bu! Geçen sezon da bana domuz vurdurdular, tepside sunulmuş vuruşlar: Gel Candan burda dur, domuz şurdan çıkacak, şşştt geliyor, tüfeği yüzüne al, hadi çıktı nişan al at, şeklinde gerçekleşti olay her ikisinde de. Ee, Candan ne zaman domuzun nerden çıkacağını, köpeklerin ne yöne gittiğini, tüfeği ne zaman yüzüne alacağını falan kendi başına bilebilecek?.. İşte böyle, yavaş yavaş.

Domuz vurdum. Evet evet o bendim, o minik domuzu deviren. (Köpekler yaralarından çekiştirip dururken acıyıp boynuna bir kurşun daha sıkan.) Sonra poz poz resimler çektiren. Domuz minikmiş, bana ne: Devamlı tıraşlayanlar listesinden sıyrıldım ya, en azından şimdilik, bu bana yeter! Bunun verdiği güvenin ve keyfin gelecek avlara etkisine de hep beraber tanık olacağız...

7 Aralık 2008 Pazar

Kurtkayası’ndaki domuzların bayram tıraşı Hilmi’den!







Köpekler telefon açtı sabah. Arrrf arf arrfff, worrrf worff... Tamam, dedim, tamam kalkıyorum! Bu kapalı havada sıcak yatağımı bırakıp kalkıyorum. Av kıyafetim hazır ama üstü hava durumuna göre katmanlanacak. Tişört, kazak, ceket, yelek ve şal. Tabii bir de şapka. Araba dünden epey stoklanmış: Fişeklik, çaydanlık, sular orda, tüfek ve azık çantası kapının ağzında.

Gece yaptığım kek güzelce bekliyor mutfakta. Peynirler, zeytinler giriyor çantaya – taptaze zeytinyağımızla elbet! Av olacak, kahvaltı vakti gelecek, taze ekmek bu yağa şööööyle bir dalacak, bütün heyecanım bu.

Hayrettir bu sabah fazla iteklenmedim, ikinci telefona “Şimdi çıktım,” dedim ve nerdeyse sakince yola koyuldum. Yeni keşfettiğimiz kısa ve düzgün üst yoldan ilerledim, onca yağmura rağmen otoyol gibi kalmış yoldan. Tabii aynadan arkama bakmayı da unutmuyorum, geçen sefer bu yoldan ava gittiğimde 8-9 kilometrelik dağ yolunun sonunda peşimde iki adet soluyan ev köpeği gördüğümü hesaba katarak! Neyse bu sefer ev köpekleri evde kaldı, av köpekleri ava geldi. Ve işte avcılarımızla buluştuk – yol tam 9 dakika sürdü! Biri dedi geçenlerde, ben ne kadar şanslıyım, evden çıktıktan 10 dakika sonra av için köpek salabiliyorum diye, domuzlarım evimin eteğinde...

Hava sıcak olacaktı. Aralık ayının 6’sına inat, 23 derece bekleniyordu ve fakat değil! Motorluların kafaları, benimse ellerim donuyor. Hava nasıl görünürse görünsün eldiven ve bere alma mevsimi gelmiş demek. Köpekleri bir saldık Eminlerin damın üstünden, boş. Tekrar saldık Kule’ye doğru, boş. Fakat dağlar dolu: koyunlar, keçiler, odun yapanlar, kule bekçileri. Köy hemen karşımızda, köye doğru atacağız -domuz bulursak yani-, iyice sağda Pamucak ve deniz.

Geçtik mecburen bizim tarafa, Çatalşerit’e. Güneş açsa her şey şahane gözükecek ama... Çam toruları, fıstık çamları, aralarında kış uykusuna çekilmiş akasyalar. Köpekler arada heyecanla bağrışıyor ama ne iz, ne yatak: Domuzlar ortada yok. Çiftleşme mevsimine girmişiz, artık hep beraber takılır, birlikte yatarlarmış ormanda, bulduk mu 20-30 tanesini birden bulurmuşuz. Domuz muhabbeti yapıyoruz biraz Hilmi’yle, nasıl işleriz, nasıl satarız, isteyen yer bize ne, diye. Güngör almış köpeklerini gitmiş, ne ses var ne seda, biz üşüyoruz ve açız. Gündoğusu aman vermiyor ki! Ama itiraf ediyorum, benim bu gündoğusuna ayrı bir muhabbetim var. Buralara özgü olmasından mı, sabahın erkenini çağrıştırmasından mı, kim bilir...

Barak yok ortada, “Kvvvkkkk Hilmi, kömür ocaklarının oraya bir kulak ver.” Avcılar aç, şöyle bir av yapar gibi yapsak da kahvaltıyı hak etsek artık! Sucuk almamış Selçuk’tan çıkmalarına rağmen beylerimiz, bu yemek işlerini onlara emanet etmemek gerek. Sağlık olsun, peynir, zeytin, bir de kek. Aslolan çay! Bu rüzgarda nerde ateş yakacaksak artık.

Dağı seviyorum. Öyle ki, dağı seviyorum demesini, dağı sevmeyi dahi seviyorum. Yolunu, tozunu, çamurunu, bir sabahın erkeninde çimenlerin üstünde gördüğüm buğuyu, karanlık selvilerini, kocayemişlerin parlak yeşil yapraklarını, kurumuş çam dallarının nasıl kırıldığını düşünmeyi, motor seslerini şeritlerde takip etmeyi, su yollarını, tahtalıların fırfırfır geçişlerini, şehrin burdan görünüşünü, tepeden çam, zeytinlik, mera, incirlik, şeftali, kayalık seyretmeyi. En derin Turan Erol tablosu bundan fazla bir şey verebilir mi insana?

Meteoroloji gündoğusunu hesaplamamış sıcaklık tahmini yaparken. Hava ısınmıyor! E hareket de yok, domuz yok, koşma, heyecanlanma yok, kasılıp kalacağız galiba bu dağ tepelerinde. Köpekler kayıplarda, Kuşini, Kurtkayası, Beşyol, hepsi tutuldu, ne arrrff var ne çıngırtı. Kuytu bir köşede ateş mi yaksam, ne? Hilmi tepemizden geçen sığırcıkları şaşkınlıkla izliyor. Sucuğumuz yok, et olurdu yemeğimizde ne güzel. Çok yüksek değil miydi zaten atmaya? Değilmiş, vurulurmuş. Uğultulu tepeler uğuldamaya devam ediyor, ben uzanıp gözlerimi dinlendirirken.

* * *

Barak’ın çıngırtısı beni dinlenmiş bir uykudan uyandırdı ve pek sakin köpeğimizi kasaya atıverdim. Hemen ardından Barut aynı şekilde çıkageldi, hop, elde var iki, kaldı Reis geriye. Onu da biri toparlamış olacak ki az sonra Beşyol’da köpeklerle avcılar hep beraber dikilmiş, bir yandan keki parça parça götürüyor, bir yandan da Kurtkayası’nın ordaki kaplanlı çeşmenin ateş yakmak için sakin olduğunu, oraya yayılıp yemek yiyebileceğimizi konuşuyorduk...

Ki tam bu sırada patpatpat motor sesi ve ardından Şirince’den Bülent gelmez mi! Daha doğrusu Bülentler: sepetli motorunda kızı Ayça, köye ilk geldiğim zaman pansiyonun karşısında gün boyu kucağında gezen ufak oğlu Melih ve dört köpeğiyle birlikte... Ceylan gözlü Ayça o zamanlar benim rahmetli belalı köpeğim Torba’yı bir sever, bir kaçardı. Barağın eniklerinden biri ise bir süre evvel gözünü aşk bürüyüp Bozo’mun peşinden köyden eve kadar gelen, kov kov gitmeyen velet! Ailecek yakınlığımız olan bir av grubu yani...

Bülentlerin gelmesi güzel tabii, ne ala, avımız kalabalıklaştı ama... Ama hani biz tam çeşmenin oraya, ateş yakmaya gidiyorduk?! Hadi bakalım, sabahtan beri domuz sesi duyamayan avcılarımız takviye kuvvetle gaza geldiler, sen köpekleri yukardan sal, ben aşağıdan salayım, Candan sen dereyi kes, Hilmi sen şeride in, derken biz yine dağıldık mı önezeye. Av talimatları karşısında boynumuz kıldan ince, ne yapalım...

Dikkat: Sıkılmaktaysanız az daha dayanın, domuz, av, tüfek atma kısmı geliyor.

En lapa nokta hemen her zamanki gibi bana teslim edildi (bazen cinsiyet avantaj olabiliyor :PP) – Güngör’ün dediğine göre bizim Barak’ların aşağıda kovduğu domuz on adım ötemdeki dereden yukardaki büyük patikaya çıkacaktı, çıkarken derede de, yolda da atabilirdim, falan. İyi, güzel. Güngör motorla ilerledi aşağı doğru. Kurşun tüfeğin ağzında, emniyet kapalı, ani nişan alma egzersizleri yapıyorum.

Fazla zaman da geçmedi, evet Baraklar aşağıda sarıyor ama ordan bana doğru gelen ne köpek, ne domuz sesi var, o yüzden bir nevi rahatım. Yolun yukarısından bir şaldır şuldur ses geliyor, Allah Allah, bu ne ola ki diyorum, çatırtılar, haşırtılar, Bülent yukardaki köpeklerine sürek mi yapıyor ki, ama ses çıkarmadan yapılmaz ya sürek, ee o halde ne sesi bu, köpekler desen onların çanları var, başka bir hayvan desen ne olabilir, derkeeeen... yoldan bana doğru koşarak gelmesin mi o hayvan! “Aa, domuz,” demeyim mi yine ben! Sanırım benim bu avcılık işi daha pek oturmadı mı ne...

Güzel domuz beni Allahtan benim onu algıladığımdan da geç algıladı, tüfeği yüzüme aldım ve gayet sakin nişan alarak tetiği çektim, a a tetik çekilmiyor, yaa emniyet kapalıydı ya hani, onu açıp tekrar tetiğe basana kadar domuz –o kadar da andaval değil ya!- ayaklarının üstünde bir manevra yaparak ormana giriverdi, benim tüfek de onun ardından patlayıverdi... Ah be Candan, domuz ordan gelecek burdan geçecek derler, öğrensene artık avdaysan her an her yerden domuz çıkabilir, o şaldır şuldur ses domuz sesinden başka şey değildir, domuz beklerken kurşun tüfeğin ağzında ve emniyet açıktır, domuz çatırtısı duyulur yakınlıktaysa tüfek patlamaya hazır, hem de yüzünde durur. Şimdi vur kafanı o kara selvilere, kuru akasyalara, güzelim domuz tıpış tıpış üstüne gelirken de deviremedin ya.

Benim tüfek patladıktan sonra, ben kendime küfrederek domuzun ormana girdiği yere koşarken yukardan Bülent’in köpekler indi, aşağıda kovgun yapan Barak’larla karıştılar, anlaşılan kendi kovdukları domuzu (nam-ı diğer “benim domuz!”) aramayıp Barak’ın kovduğuna takıldılar, Güngör’ün attığı sıkılarla da o taraftan dönüp Bülent’in kucağına atladılar ve o domuz da iki kurşunla “takla” oldu (bakınız: resim).

İşte ondan sonra, ben keyfim kaçık kendime surat asarken bu domuz bu kadar değildir denip aynı derede devamı arandı, yedi köpek birden çıngır mıngır tüm ormanı gezdi, biz aynı civarlarda bekleyedurduk, bir ara köpeksiz kayacak domuz beklemeye gönderildim, orda da bir hareket olmayınca (başka yerden bir tane kaymış, bir tane de Bülent vurduğuyla uğraşırken ordan geçmiş) önceki yerime, selvilere gittim ki yine kovgun yok, sonra da Barak arkaya, Kule tarafına geçince Güngör sevgili oğlunu takibe koştu ve ortadan kayboldu.

Bülent’in köpekler toparlanınca onlar sepetteki domuzlarıyla köye döndü, biz de köpeklerimizi nihayet toparladık ve tam yemek için yer seçecektik ki... Aramıza Sinanderesi’nden çıkan meşakkatli yolu aşıp gelen Mustafa Abi de katılınca bizimkiler yine aşka gelip, hadi köpekleri bir de aşağıdan salalım, demezler mi! Bu kez isyan ettim, saat 14.30, açlıktan uykum gelmiş, bir parti daha köpek bekleyemeyeceğim diye. Nasıl olduysa nihayet bana da bir kulak veren çıktı da yolun ortasında, arabalarla motorların yanıbaşında da olsa bir ateş yakmaya girişildi!

Neyse, o saatte sonunda ekmekle buluşan midemiz şikayetlerimizi susturdu, çayımız şahane oldu, her zamanki gibi günün en keyifli dakikaları olacaktı – hadi hadi, içelim de kalkalım, nidalarıyla bölünmeseydi. Çok şükür birinin aklına beni evime göndermek geldi, ben de, “Aa ne güzel fikir, siz gidin hava kararmadan köpekleri salın son defa, ben de rahat rahat burayı toplar, keyifle son çaylarımı içer evime giderim,” diye onları postaladım...

Onlar gitmiş Kurtkayası tarafında köpekleri salar salmaz bir ufak alay bulmuşlar, önce bir tek domuzu, sonra bir de alayı (hem de geniş son şeritte!) Hilmi’ye tıraşlatmışlar, bense dağlara karşı çayımı içmişim, içerken dağda olmaktan, dağda yaşamaktan ne kadar gurur duyduğumu düşünmüşüm. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

6 Kasım 2008 Perşembe

yalnız domuz avı olmazmı? (05.11.2008)




günlerden çarşamba. sabah uyandım, ne işim var o gün içinde, ne de beni engelleyecek bir unsur. astım tüfeğimi omuzuma, çözdüm köpeklerimi, koyuldum yola dağlara doğru. içimde her zamanki sanki ilk defa dağa gidiyormuş gibi bir heyecan, istikamet beylik mevkii. av mahalline varınca salıverdim köpeklerimi, e başka ne yapıcaktım ki, tek başıma öneze yapıp bir de sürek mi yapıcam? aslında yalnız değilim: barak,barut ve reis var yanımda, kim demiş yalnız olduğumu... bir süre koku tutmadan köpeklerim alttan ben üstten devam ettim bozuk bağ mevkiine doğru. şirince köyünün üst tarafına, suyun anası mevkiine yaklaşmıştım ki barak ses yapmaya başladı. ardından reis ve barut da düştüler ize. ben üst taraflarından, onlar alt tarafımdan bir süre devam ettik. köpeklerin bulunduğu mevkii büyük çamlık ve altı çıplak, üst şeritten köpekleri tamamen net seyredebiliyorum. domuzun yatabileceği ormanlara uzak olduğum için şurda yatar burda yatar diye de kafamdan yer geçiriyordum ki olan oldu: kulaklarıma inanamıyorum, barak domuza sarmaya başladı. hadi canım falan derken bu sefer de gözlerime inanamadım: çok güzel büyük bir zırıltı önde, köpekler arkada yukarı doğru çıkıyorlar. önüne geçip koltuğuna kurşunu sokmak çok zor olmadı benim için. bu domuzun izi beylik mevkiinde uzun zamandır görünürdü, bu domuza bekler yapıldı, köpekler salındı ama daha önce bulunamadı. bulunamamasının sebebi de demek ki çam çöpünün içinde 3-5 tane otun içinde yatmasıymış, kimin aklına gelir ki orda domuzun yatacağı, kim gider de oraya köpek salar domuz aramak için? işte anca benim gibi gezme amaçlı av yaparsın o zaman rasgele köpek bulur, yoksa mümkün değil. bir büyük domuz daha tarih oldu, başka büyüklere yelken açtık gidiyoruz...



3 Kasım 2008 Pazartesi

plaklar plak olduğuna pişman oldu

sevgili arkadaşım hilmi uayroğlu denizli çardakta düzenlenen denizli il birinciliği trap atış yarışmasında harika atışlar yaparak bir çok sporcuyu geride bıraktı ve denizli il 2.si olmaya hak kazandı kendisini canı gönülden tebrikediyor başarılarının devamını diliyoruz...

23 Eylül 2008 Salı

yağmur yağdı böyle oldu (21 eylül 2008)



işte sonunda sabırsızlıkla beklediğimiz sezon açıldı, tek derdimiz yağmurdu oda geldi bir anda tüm sıkıntılar dertler bitiverdi sanki. hilmi kardeşimle yağan yağmurun ardından kendimizi köpekler elimizde dağlarda bulduk içimiz kıpır kıpır salıverdik köpekleri elimizden olacakya işte barak sen daha ilk günden git koca bir azılının başına dikel ben zaten susamışım ava dururmuyum hemen usul usul yanaşmaya başladım yatağa biraz daha biraz daha derken yataktan kayarken bir kurşun atabildim ortalık karışıverdi birden barak ve barutun 100 mt alt tarafta tekrar b aşında sarmasıyla anladım yara aldığını ,tekrar olduğu bölgeye yaklaşarak bitiriverdim avı domuzu vurmak haliyle çok güzel ve zevkliydi ama esas zevk yaktığımız ateşin üzerinde yağları damlayan sucuklar hımmmmmm okadar çok özlemişimki dağları. inşallah bu sezonda arkadaşlarımızla kazasız belasız bir av sezonu geçiririz...

10 Nisan 2008 Perşembe

İlk bek, beklenmedik zamanda geldi

Domuz bekinin toptan yasaların dışında kaldığını kabul edelim bir kere baştan. Av yasaları, mevsiminde yapılan sürek avları için geçerli. Ağzından domuz kelimesi çıkan herkesin mutlaka yaptığı bek avı ise yasa dışı. (Arazi sahiplerinin mahsulünü korumak için jandarmadan ürkütme amaçlı av izni alması da mümkün tabii ama bunun çoğunlukla alınmadığını, alınsa da avın ürkütme amaçlı olmadığını benden duymuş olmayın...) Evet bek yasa dışı olabilir ama hepimizin bildiği gibi yasa dışı başka, ahlak dışı bambaşka. Yasal koşullarda yapılmasına rağmen son derece ahlak dışı olan avlar, eminim tecrübeli avcılar da bana katılır ki, bek avlarını kat kat katlar. Kaldı ki bekte önceden kesilen izlerden olsun, av sırasındaki seslerden, yerleşimlerden, yayılmalardan olsun, görülen manzaradan olsun avın dişi mi erkek mi, yavru mu yetişkin mi olduğu anlaşılır. Böylece hedef doğru belirlenir, dişilere kalleşlik yapılmaz, yavrulara adilik yapılmaz, hatta bazen tüfek bile sıkılmaz. Elbette bu av seçip belirleme becerilerine de ancak iyi bir avcı sahiptir.

İşte ben de her zamanki gibi kendimi sağlama aldım ve iyi avcılarla beke gittim: hem de beke gittiğimin farkında bile olmadan! Olay, hem de nerdeyse ta bir ay önce, şöyle vuku buldu: Bir akşam bir telefon geldi, “Biraz akşam gezmesine gitmek istiyor musun? Hadi hazırlan, sağlam giyin, şu saatte şurda ol! Ha, tüfeğini ve Remingtonlarını da unutma.” Peki, hazırlandık, gittik. Zeytinköy yoluna girdik, karanlıkta, ıssızlıkta gittik gittik, galiba Gebekirse gölünün yanından geçip bir tepenin yamaçlarına doğru yanaştık. Arabayı park et dendi, ettim. Tüfeğini falan al, ceketini falan giy dendi, yaptım. Hadi, yürümeye başladık. Konuşmaya çalışma girişimlerim “Şşşşt!” sesleriyle karşılanınca işkillenmeye başladım, yoksa bu masum bir gezme değil miydi? Ama gezme de olsa amacımız domuzları dinlemek, izlemek olduğuna göre aslında sessiz olmamız mantıklıydı. Böylece sustum...

Yürüdük, yürüdük, dere tepe demiyim ama epey düz gittik. Alçak tepenin yamaçları herhalde ormanlık, yamaçların altlarında meyve bahçeleri var, onların yanından yürüyoruz. Hiç de meyve yok ki henüz domuzları çekecek. Arada durup durup kulak kabartıyoruz, tabii ben değil ama kulakları domuz sesini algılayabilen avcılar. Ses yok, yok, derken uzaktan bir sesler gelmeye başlamaz mı! Oysa bana demişlerdi ki, hiç heveslenme, bu dönem domuza en zor rastlanan zamandır, muhtemelen bir tane bile göremeyiz, duyamayız, maksat seni gezdirmek olsun... Ben de domuz duymayı, görmeyi kafamdan çıkarmış, üşümemeye çalışarak geziniyordum hafif ay aydınlığında.

Sesler gelmeye başlayınca iyice sessiz ilerlemeye başladık. Neyse ki rüzgâr bize doğruydu da koku sorunumuz olmadı baştan. Tarlaların içinden geçmeye, ormanın kıyısına yanaşmaya başladık; artık ben bile duyuyordum domuzların sesini. Seslerini duya duya yaklaştık, yaklaştık... Uygun bir yerde, bir çalıları siper alarak çömeldik, yüzümüz ormana dönük yerleştik. Aslında ses çıkarmadan onları izleme pozisyonuna ulaşabilmiş olmamı bile başarı sayıyorum kendi adıma, bu arada: Boğazım gıcıklandı, öksürmedim, bacağım ağrıdı, oflamadım, domuz kardeşleri uyaracak hiçbir şey yapmamayı başardım.

Epey bir domuz hareketli ormanın kıyısına yakın. Ormanın kenarında bir yol var, yanında bir hendek var genişçe, biz hendeğin öte yanındayız. Tam karşımızdan, biraz daha sağımızdan, bir sürü sesler geliyor. Karşımızdaki iri bir domuz, çatırdayıp duruyor. Ötekiler daha ufak seslerle yayılıyor. Bir de bizim arka tarafımızda kalan bir tane var ki şimdilik ona konsantre olmuyoruz. Domuz bulduğumuz için, şimdiye kadar hep insanlardan dinlediğim “gece domuz yayılması sesini” gerçek sahibinden duyduğum için, bu kadar yakınlarına varabildiğim için mutluyum. İşte o sırada beni afallatan soru geliyor: “Hazır mısın?” Nasıl yani?.. Neye hazır mıyım? İşte neye geldiysek bulduk: Domuz izliyoruz, dinliyoruz, takip ediyoruz, daha ne!

Duruma uyanarak şaşkınlıkla “Ben atmayacağım ki!” diyorum, ısrarla neden atmayacağım soruluyor, minicik fısıltılarla “Yahu,” diyorum, “ya gebeyse mesela?” “Sana gebe domuza attırmayacağız herhalde!” “Peki ama emin olunabilir mi ki?” “Fesuphanallah, iri erkek domuzu bulacağız ona atacaksın işte!” “Yok, atmayacağım.” “Yahu neden?!” “Hazır değilim...”

Hayatını dağda, bayırda, domuzların, tüfeklerin arasında geçirmiş insana nasıl anlatılır ki: Benim için domuz vurmak, psikolojik bir hazırlık gerektiriyor. İlk kez geldiğim bu ortamda konuya, konuma hakim değilim henüz. Yeterince aşina, yeterince rahat değilim. İlk kez bir alay domuzla aynı düzlemde, nerdeyse burun burunayım. Ne zaman, ne durumda ne yapacaklarını, neler yapabileceklerini yaşamamışım. Üstüne üstlük kendilerini görmüyorum, ancak seslerini duyabiliyorum. Konuya hakim olmalıyım önce ki hakimiyet kurmaya kalkayım, tüfeğimi yüzüme alayım. Elbette usta avcılarlayım ve onlara güveniyorum, elbette beni tehlikeye atacak değiller ama bazı şeylerin yaşanarak insan hafızasına kazınması gerekiyor, akıl, mantık, kelimeler yeterli değil...

“Farkında değilsiniz ama bu bayağı korkutucu bir durum,” diyorum... Demez olaydım: Bundan sonra günler boyunca işin adı, “Candan korktu da domuza atamadı!” oluyor. Hadi bakalım. Sen kalk acemi avcıyı kapkaranlık geceyarıları gezmeye gidiyoruz diye kandırıp beke götür, düşe kalka üşüye titreye domuz izlet, sonra da pat diye “Kaldır tüfeğini at!” dediğinde atmadı diye korkak yap... Ah siz usta avcılar, her şey sizin gördüğünüz kadar basit olsaydı bizim için bize acemi demezlerdi, hiç düşünmezsiniz değil mi?

İşte böyle neticelendi ilk gece bekim, domuz izledik, dinledik, atmadık, atmayınca dikilip domuzlara bağrındık, tüm alayın çatır çatır ormana geri kaçışını gördük... Dönerken ustalarımı, bu ilk seferim olduğu için böyle gafil avlandığıma, genel olarak domuzdan korkmak gibi bir huyum olmadığına, bir dahaki bekte bunu kanıtlayabileceğime inandırmaya çalıştım. Gerçekten ben de kendimden daha iyi bir performans bekliyorum bir dahaki sefere! Beke gittiğimi, domuz vurabileceğimi bilerek yola çıkmam dahi yeterli olabilir ya daha iyi bir performans için, göreceğiz bakalım...

4 Nisan 2008 Cuma

martin'in yakışıklı domuzu - martin's handsome boar


alman avcı arkadaşım martin'in güzel trofesi, leziz bir yahni olmak üzere eve doğru giderken... martin'in başarılı avlarının devamını dilerim.
(my german hunter friend martin taking home his beautiful trophee to become a delicious boar stew... wishing martin many more successful hunts.)

4 Mart 2008 Salı

gümüş'ü kaybettik


ne yazık ki ne çabalarla büyütüp öğretmeye çalıştığımız, yawrularımızdan gümüş son avımızda zehir alarak öldü. dağlara 2 keçi salıp kendini dağların sahibi sanan ve o merayı oğlağını korumak için, tilki ve çakala zehir atarak katleden kendini bilmezler hiçbir zaman yok olmayacak. ama biri mutlaka bir gün dur der. misal, zehirlenen gümüş değil de barak ya da barut olsaydı allah korusun, belki de biri şu anda dur demişti bile. ama birini, ikisini öldürmekle de bitmez bunlar, bu gider bir başkası gelir. milli parklar şu işe bir el atsa artık, canımız kadar sevdiğimiz av arkadaşlarımızı bir hiç uğruna kaybetmesek.

2 Mart 2008 Pazar

game over / avcı: 1, domuz: 1



hava bu haftasonu da açık. güneş parlıyor, yumuşacık bir sıcak; biraz rüzgâr çıktı az evvel ama...

ama artık bize ne rüzgârdan, yağmurdan... akşamları “yarın yağmasın” diye dua ederek yatmalar yok şimdi, hava güneşli diye keyifle erkenden yataktan fırlamalar, güne başlamalar. başka zamanlara kaldı tüfekleri parlatmalar, kurşunları takviye etmeler. pazara aman bir iş çıkmasa diye bütün hafta içten yakarmalar. biliyorsunuz ya, sezon kapandı!

ingilizcesi “sezonlu”dur tecrübeli kelimesinin, yani çok sezon görmüş geçirmiş, tecrübeli avcılar için belki –herhalde- bu kadar travmatik bir durum değildir sezonun kapanması. ama şimdiye kadar bir, iki ay av yapmış, ancak domuzun sırtını kaşımış, bacağını okşamış, en son avda da koca domuzu burnunun dibinden geçirmiş biri için av sezonunun kapanması, elinin kolunun bağlanması gibi bir şey desem fazlaca abartmış olmam... sezonun son gününe yetişmek için seyahatini kısa kesmiş, kendine nihayet beğenip yeni fişeklik, tüfeğine yumuşacık bir kayış almış, hepsi bir yana bundan sonra karşısına çıkacak ilk domuzu vurmayı kafaya koymuş biri için!

ah şimdi kaldı mı köpeklerimiz kulübelerinde, domuza verdikleri o güzel “arf arf arf” seslerini duymak, çıngırtılarını takip etmek aylar sonraya kaldı... haftasonu yaklaştıkça hop oturup hop kalkmalar, aman hava ne olacak nasıl olacak, hangi tarafta domuz vardır, oraya mı gitsek buraya mı, köpekler koşacak kadar sağ salim mi, diye endişelenmeler. tam yiyecek içecek hizmetlerini bir standarda oturtuyordum, buz kutumuz, çay kutumuz, ani misafirlere yetecek kadar ince belli bardağımız, tercih edilen zeytin, peynir, ekmek çeşitlerimiz sabahları hızlı hızlı toparlanıyordu... kaldık mı şimdi kös kös haftasonları evlerimizde, tüfeklerimize içli içli bakarak, köpeklerimiz karşısında boynumuz bükük...

ama ne gam! her şeyin zamanı var. avcıyız dediysek her şeyi, her zaman avlayacak değiliz ya. şimdi istirahat zamanı. tüm hayvanlar ya çiftleşiyor, ya doğuruyor, ya kuluçkaya yatıyor bugünlerde. doğa kendini tamamlıyor. ağaçların hafif sıcaklarla patlaması gibi, incecik dal uçlarından daha da incecik dallar fırlaması, ölü gözüken kahverengi kütüklerden içlerinde bütün yaşamı gizleyen sakin tomurcuklar peydah olması gibi, hayvanlar da artıyorlar. kendi döngülerini yaşıyor, yoktan var oluyor, yaşam yaratıyor, hayata bağlanıyorlar. kuşlar, tavşanlar, domuzlar, ördekler, balıklar. sonra köpekler, keçiler, koyunlar ve atlar. ki hep beraber bir sezon, bir sezon daha doğayla halvet olalım... tekrar dağlara çıkmamız, çamları koklamamız, çamurlara batmamız, soğuktan titreyerek ateşin dibine toplaşıp çaylar içmemiz için bir sebep olsun. köpeklerimizle motor tepesinde daracık patikalarda, dimdik şeritlerde hoplayıp zıplamamız, ıslanıp arkadaş damlarına sığınmamız, tekrar tekrar “köpek sardı domuz kalktı şurdan çıktı burdan döndü...” muhabbeti yapmamız, atanı tebrik etmemiz, kaçıranı tefe koymamız için.

muhteşem de bir sezon oldu doğrusu! iyi ki bitti diyeceğim nerdeyse, bu şans dalgası sona erecekti elbet, her avdan elimiz dolu dönmeye devam etmeyebilirdik... bir sürü güzel domuz avladık, tecrübeli avcılarımız da vurdu, yeniler, acemiler de. güzel domuz yatakları bulmakta da iyiydik, domuzları dağ tepe sürmekte de. eniklerimiz de öğrendi biraz biraz domuz kovmayı, baraklarımız da işlerini iyi yaptı. en önemlisi domuzlarımızı, köpeklerimizi, ormanlarımızı, dağlarımızı, yani doğayı sevmeye, ona tapmaya, onla paylaştığımız hayattan canhıraş bir zevk almaya devam ettik. bir kez daha, bu zevki sonsuza kadar tatmamızın nasip olması için dua ettik... doğa kendini yeniledikten, tamamladıktan sonra başlamak üzere.
.
.
.
amerika’nın haşarı çocuğu e.e.cummings bir zamanlar bir şiir yazmış, herkesin affına sığınarak çevirdim ama zaten şiir o kadar muhteşem bir doğa / insan / hayat tasviri ki benim zavallı çevirim bile anlamsızlaştıramadı:

(...)
çevremde bitmez tükenmez mucizesi dalgalanır
doğumun ve ihtişamın ve ölümün ve yeniden doğuşun:
uyuyan bedenimin üzerinde uçuşur parlak imleri
umudun, ve uyanırım tepelerin mükemmel sabrına

ben bir küçük kiliseyim (çıldırmış dünyadan,
vecdinden ve kederinden uzak) doğayla barışık
-umursamam uzun geceler en uzun gecelere dönse,
üzülmem sessizlik şarkıya dönüştüğünde

kıştan bahara, ufacık ruhumu O’na sunarım,
tek şimdisi sonsuzluk olan Rahmana:
Varlığının ölümsüz gerçeğinde dimdik durarak
(Işığını tevazuyla, Karanlığını gururla beklerim)



şimdi, ufacık ruhlarımızı O’na sunma zamanı. şimdi, aslında, ve her zaman – hele de dağda, doğada, onun sonsuz mucizelerinin kalbinde.

ne olur son bir kez daha oynayalım!..(24 şubat 2008)

yenilen pehlivan güreşe doymazmış ya, vuramayan avcı da sürekli av derdinde! birkaç hafta önceki son avımda öyle güzel bir pozisyonda, öyle şahane bir fırsatım oldu ki, belki de çuvalladığımı unut(tur)ma isteğiyle, buraya yaz(a)madım bile... sonra bir seyahat, seyahatten koşar adım dönerek sezonun son gününe yetişme, o gün de aksilikler neticesi ava çıkamama, ve sonrasında da hüzünle av sezonunu -şimdilik- uğurlama...

yine kuru çeşme tarafına gitmiştik. barak epey bir süre isteksiz dolanmıştı, bir derdi mi var nedir diye meraklandık, biraz sinirlendik. ses vermemesi bir yana, ormana girmesiyle çıkması bir oluyor, hemen güngör’ün yanına dönüyor, kuyruklar sallanıyor falan. ordan girdiler, burdan çıktılar, bir ses yok. kuru çeşme, çamlı çeşme, direkler... en son bir deneme için direklerin aşağısına indik, tabii mevkinin tam ismini unuttum. güzel bir yamaçta, ormanın üstünde kayalara yerleştik, barak da çıngır çıngır geziyor önümüzde. en azından aramaya başladı diye mutluyuz. yanımızdaki kayalıktan geçti, aha işte karşımızdaki parçaya doğru gidiyor dedik. sonra –her zamanki gibi- bir anda olaylar döndü, kısa bir süre ize ses veren barak hemencecik domuzun başında sarmaya başladı...

avın bu anları tam bir duygu karmaşası oluyor bende: tam rehavet çökmüş, fiziksel olmasa da ruhsal olarak, “tamam anlaşılan yok buralarda domuz, birazdan kalkar, şu tarafta çayımızı demleriz,” diye düşünürken cup diye olayın tam kalbine düşüveriyoruz ya... tüfekler kapılıyor, dolduruluyor, kalpler hızla atmaya, kulaklar olabildiğince açılmaya başlıyor, oraya çık, burdan in, ses şurdan gelirse böyle yap... güngör barak’ın peşinden karşı yamaca doğru uçarken ben de ormanın üstündeki güzel yerimde heyecan içinde durupduruyorum.

bir süre sonra karşıda güngör’ü, ormana girdiği noktayı, barak’ın sardığı bölgeyi takip edebiliyorum. birkaç sıkı patlıyor. barak’ın sesi ilerlerken onu görebilir miyim diye ormana bakıyorum ve işte orda kocaman bir domuz koşarak geliyor, bana doğru! güngör uzakta, karşı yamaçta domuzun kalktığı tarafta kaldı. bana “orda dur, şurda dur, bu taraftan gelir, şu çalının ardından çıkar” diyecek kimse yok! kaldım bir başıma, evet avantajlı bir yerde ama tam ne yapacağımı, ne tarafa yanaşacağımı da bilmeden. domuz önce aşağıdan arka tarafa doğru geçiyor, işaretler ve seslenmelerle ben de o tarafa doğru geçiyorum. bu arada tek başıma köpek ve domuz sesi takip etmek zorunda olduğum için endişe içindeyim, nerden gelip nereye gittiğini anlayamayacağım, domuzu olmayacak yerden geçireceğim, herkes de bana “yuh” diyecek diye.

yönlendirildiğim arka tarafta ses falan yok, ben mi duyamıyorum diye uzun uzun dinliyorum, vallahi her yere sessizlik hakim. bir süre sonra baştaki yerime dönüyorum ve yine ormana yakın, tüfeğim elimde, kulağım seste endişeyle bekliyorum. endişem avcı arkadaşlara karşı mahcup olmamak için, bu kadar çabalıyorlar bana domuz vurdurmaya, ben yüzüme gözüme bulaştırmasam bari... barak’ın sesi aşağıdan yaklaşıyor, çamlı çeşme tarafından geri yukarı tırmanıyorlar anlaşılan. güngör hâlâ karşı yamaçta ve beni görüyor, biraz aşağı, şimdi sağa, falan yerleştiriyor, bu da yetmiyor şifreli el hareketleriyle bir şeyler anlatıyor (biraz aşağı gidersem barak başında sarıyormuş, kayanın dibinde domuzu görecekmişim, gibi bir şeymiş el hareketlerinin açılımı!), bunu anlamadığım için de yanlış bir yerde miyim acaba diye kafam karışıyor...

o sırada barak sağ alttan bana doğru tırmanıyor, ve evet çatırtılar da geliyor, domuz gerçekten de geliyor, nerden çıkacak, doğru yerde miyim, falan derken domuz fırladı tam önümden bana doğru, aramızdaki çalının içine. artık nişan aldım mı, yoksa öyle kafadan alelacele tetiği mi çektim, nasıl olduysa attım bir kurşun ve ıskalamayı başardım. (oysa bir yarım saniye dursam!) tabii bunun üzerine domuz biraz rotayı yana çevirip tam gaz koşmaya başladı, ben tekrar tetiği, arpacığı falan bulana kadar ancak kuyruğu kalmıştı görünürde, ve arkasında barak, tepelere doğru fırladı gitti...

böylece gitti kucağıma koşan kocaman domuzu, hem de yakın mesafeden, hem de tek başıma vurma şansım. her şey benim tarafımdaydı. hem acayip şanslıymışım, domuzun çamlı çeşmeye inip ordan geri buraya çıkması mucizeymiş, bu domuz bana gelmek istemiş tıpış tıpış... tabii fena halde bozuldum kendime ama belki dişidir, belki gebedir de kurtulması daha hayırlı olmuştur diye kendimi avuttum. bu çuvallamadan aldığım dersler de oldu, öncelikle tek başıma beklemenin sonucu kendime, kulaklarıma bir parça daha güvenmeyi öğrendim, domuz yaklaşırken tüfek yüzümde beklemeyi, gördüğüm anda atmam gerekmediğini, bir saniye, iki saniye sakinleşmek, nişan almak, yakınlaşmak için beklersem daha iyi olacağını. belki bir yarı otomatik alırsam daha iyi olacağını! kafamdan defalarla tekrar oynattım aynı sahneyi, son oynatışlarımdaysa artık domuz ormandan bana doğru fırlarken tüfek yüzümdeydi, bir iki saniye koşmasını bekleyip öyle nişan alıyordum ve sakince iki kere tetiği çekiyor, domuzu da sakince alaşağı ediyordum... artık bu kadar psikolojik talimden sonra bir dahaki seferlere benden kurtulacak domuza helal olsun! :))

13 Şubat 2008 Çarşamba

bu av da ötekilere nazarlık olsun... (12 şubat 2008)

bugün anlaşılan baştan yanlış yaptık: hadi şu domuzları vuralım, diye yola çıktık. oysa ne gerek vardı güzelim avın uğurunu kaçırmaya? vuracaksak vururuz, önce bir görelim, bir kovalım hele... olaylar şöyle gelişti: bugün herhangi bir salı günüydü, herkes işinde gücünde, benim de kafamda yapılacak işler var. birden bir telefon, ali ustaların kınalı köprüdeki bahçenin yanındaki ufak ormanlığa sabah 5-6 domuz girerken görülmüş, gidelim onları vuralımmış! e iyi, hadi vuralım bari dedik, ne diyebiliriz?

işler güçler bırakıldı, toparlanıp gidildi, bu sefer ekip biraz değişik: ali usta (dolman), çeşmeci erol, kuşçu erol, mustafa abi, ve klasik güngör&barak ikilisi. çevrilecek alan ufak, güzel. kuşçu erol ile güngör&barak aşağıdan gelirken biz yukardan yanaştık, ormanlığı çevirdik aklımızca. zeytinlerin arasında, taş ocağına bakan bir tepenin yamacında bekliyoruz. aşağıdan barak girdi ormana, kısa bir süre ses çıkmadı, bir anda ses verdi ve hemen ardından tüfekler patlamaya başladı... yanımda emin usta, hilmi veya güngör gibi bana sürekli bilgi akışı sağlayan biri olmadığından tam ne olduğunu da bilemiyorum: koşturdum ateş edilen tarafa, barak iri bir domuzla hiç olmayacak bir yerden çıkmış ormandan, hem mustafa abi hem güngör uzaktan 2-3’er el atmışlar ama boşa. domuz tepenin ardına dönmüş ardında barak’la, sonra da taş ocaklarına doğru geçmişler...

biz daha yeni bunları konuşurken bu sefer de tam aksi taraftan tüfek sesleri gelmez mi! hayda, şimdi de oraya koşturduk. köpek öte tarafa gitti, domuz çıkmasını beklemiyoruz ki artık! ama daha önce de dediğim gibi, domuz hep bizi faka bastıracak bir yollar buluyor. iki domuz kuşçu erol’a doğru çıkmış köpeksiz, barak’ın önceki yaygarasından yer değiştirmeye karar vermişler herhalde, erol’un birkaç tane atmasına rağmen tren yolunu geçip sağ salim uzaklaşmayı da başarmışlar neticede. ki o arada ali usta tekini tren yolunda görüp bana göstermeye çalıştı ama benim gözüm yine nedense yakalayamadı...

işte iki domuz bir yana, bir domuz öte yana, geride kalmış olmalı birkaç domuz daha, diye hesap eden ali usta ormana daldı, kalanları dürtüklemeye çalıştı ama bir şey çıkmadı. öte yanda barak iri domuzu kireççili’ne doğru çıkarmaya devam ediyor. ee, av bitti! hani domuz vuracaktık?.. işte evdeki hesabın çarşıya uymamasına basit bir örnek oldu bu bize. ormanlık arazi derli toplu, domuzun varlığı kesin, köpek harika, akla gelen her taraf kesiliyor ama yine kurtulacak olan domuz kurtuluyor! böylece bugün evine kös kös giden taraf biz olduk, domuz değil. eh, ne zamandır elimiz boş dönmüyorduk, bu da öteki avlarımıza nazarlık olsun bari.

ama günü çay keyfi yapmadan bitirdiğimizi sanmayın: ekibin bir kısmı selçuk’a döndü, sonra barak geri geldi mi, ne oldu diye kalanları aradığımda anlaşıldı ki hem barak gelmiş, hem de emin usta beylik’te çay demlemiş, oraya gidiliyormuş. hemen bir fırına uğradım ve yine yollarda düşe kalka, bula kaybola beylik’e vardım. gün batarken, ay yükselirken, ateşe bakan yüzlerimiz kararır ve kaşlarımız yanarken, o civarın bek anılarını dinleyip gülerek eğlenerek güzel bir çay içmek nasip oldu bugün de.

11 Şubat 2008 Pazartesi

Başka tanrıların çocukları?

Domuzları ve insanları yaratan, onbinlerce yıllık av güdüsüyle av hayvanını, vicdanı ve adaleti ortaya çıkartan farklı kaynaklar mı?

Siz, şehirde yaşıyorsunuz. Her sabah kazların veya kuşların tüylerinin yolunmasıyla oluşturulmuş yorganlarınızda, ağartıcıyla beyazlandırılmış çamaşırlarınızda, radyasyon yayarak çalan saatinizle ya da cep telefonunuzla uyanıyorsunuz. Arabanızı çizdiği için komşunuza kızıyorsunuz, üşümemek için motoru erkenden çalıştırıyor ya da tehlikeli gazlarla çalışan klimanızı açıyorsunuz. Bir sürü yakıt yakarak ve trafiği berbat edenlere küfrederek işe gidiyorsunuz. Gün boyu paralar kazanıyor, paralar harcıyor, elektromanyetik alanlar yaratıyor, bilgisayarlarınızla, cep telefonlarınızla, dev ekran televizyonlarınızla halvet oluyorsunuz. Akşam yemeğine kadar: yani kimyasallarla kafesler içinde 40 gün büyütülmüş tavuk veya böğürerek kesilmiş bir dananın yumuşacık bonfilesi veya henüz ana sütünden kesilmemiş bir kuzunun bağırsaklarından kokoreç veya denizleri istila edip kirleterek çiftliklerde yetişmiş çipura veya daha da şanslıysanız ağızlarından hunilerle yem akıtılmış kazların şişmiş ciğerlerinden oluşan “fuagra”...

Biz, dağda yaşıyoruz. Bazımız buraların toprağından yetişmiş, diğerlerimiz bireysel tercihini bu yönde kullanmış, neticede hepimiz doğamızı tatmin edebileceğimiz bu diyarları mesken tutmuşuz. Kendi doğamızla, insanoğlunun doğasıyla uyum içinde yaşayabileceğimiz koşullara sahibiz. Hayvanı, toprağı, yağmuru, rüzgarı, insanı, huysuzluğu, zorluğu, keyfi ile doğayı olduğu gibi sevmiş, olduğu gibi kabul etmişiz. Dikenli çalıları yok edelim, dikensiz böğürtlen yetiştirelim çabasına girmemişiz mesela. Eşekler çok ses çıkarıyor, doğa dediysek bu kadar da değil, anırdıkça elektroşok veren bir cihaz takalım boyunlarına dememişiz. Geceleri karanlık oluyor, her kıpırtıda yanıp etrafı aydınlığa boğacak ışıklar koyalım her yana dememişiz. Ya biri gelir bizi asar keserse, arazimizi dikenli tellerle çevirelim, car car tüm köyü ayağa kaldıracak alarmlar takalım dememişiz. Yılanları öldürüp, porsuklara zehir atmamışız. Doğayı sevmişiz, güvenmişiz, bütünleşmişiz. Doğanın koynuna girmişiz.

Burda artık her şey mübah, çünkü burda hepimiz, herkes ve her şey eşit. Her şey doğanın aynı derecede kıymetli bir parçası, her şey aynı derecede akıllı. Her şey bazen kazanıyor, bazen kaybediyor. Hiçbiri diğerinden ayrı ya da üstün değil. Biz dahil. Her şey, her şeyi yaratan, hükmeden, yöneten bütünün bir parçası, kimse ayrıcalıklı değil. Av yapmak isteyen, sürekçi köpek yetiştiren, tüfek kullanan insan dahil.

Yaşlı kadın kendini tanrıya vermiş, yıllardır sabah akşam sadece dua eder, tanrıya yakarır, kendini müthiş inançlı sayarmış. Bir gün yaşadığı köyü sel basacağı haberi gelmiş. Herkesler toplanır, ailesini, hayvanlarını, kıymetli eşyalarını taşır, kendileri de kaçarken kadına da gelmişler, hadi diye. Yo, demiş kadın, tanrım beni korur, ben bir yere gitmem. Sel olmuş, evler sular altında kalmış, kayıkla son kez evler arasında gezinen birileri kadını görmüş, yetiştik, gel kurtul hadi diye yanına gitmişler. Hayır, demiş kadın, beni kurtarmanıza gerek yok, tanrı beni kurtaracak. Sular iyice yükselmiş, kadın artık evin çatısına çıkmış sulardan kaçmak için, sel mahallini gezen kurtarma helikopteri tepesinde durup merdiveni uzatmış, hadi gel boğulmadan diye. Ne münasebet, demiş kadın, ben tanrıya bağlı bir insanım, o beni kurtaracak... Sonunda boğulup gitmiş tabii. Öteki tarafta tanrıyla karşılaşmış, tanrım demiş, ben bunca sene sana hizmet ettim, bunca yalvardım yakardım, senden başka hiçbir şeye tapmadım, neden yaptın bunu bana, neden beni kurtarmadın? Yuh, demiş tanrı (tanrılar yuh demez ya, neyse, o anlamda bir şey demiştir!), seni kurtarmak için önce komşularını gönderdim, sonra kayığı, sonra helikopteri, daha ne yapsaydım be kadın?

Yaptığım avı vahşice bulanlar aklıma bu fıkrayı getirdi. Arkadaşlar, domuzu yaratanla beni yaratan aynı; onları her yıl nüfusu beş katına çıkacak şekilde yaratanla insanı tüfeği icat edecek, sürek köpeği yetiştirecek, domuzun patikalarını takip edecek şekilde yaratan aynı. Ben her ava çıktığımda, her domuz vurduğumda “yaşasın, doğa kendini dengelemeyi beceremezdi, iyi ki ben bu işi onun yerine yaptım,” demiyorum, “bu domuzu ben vurmasam onların nüfusları çok artacak, açlıktan ya da çiftleşme kavgasından vahşice ölecekler, onu kurtarayım” diye ava çıkmıyorum, ya da Memet amcanın ekinlerini, mısırlarını yiyen domuzu haklayayım düşüncesiyle. Ama şunu unutmayın ki, ben de tanrının planının bir parçasıyım! Ben de hesapta vardım! Bu dengelenme, bu çiftçiyi koruma, bu etini yiyenlere ulaştırma da benim varlığım ve av yapmayı seçmem sayesinde ortaya çıkan olumlu neticeler.

Güzel Allahım bunların beşer tane yavrulayacağını hesaplayamamış mı, diyorsunuz... Peki sizin kediniz, köpeğiniz neden kısırlaştırılıyor o halde? Çünkü doğa kendisine (uzun vadede evrimle, kısa vadede gelişmeyle ve şehirleşmeyle) yeni dengeler kuruyor. (Bkz. İsmet Paşa: Yeni bir düzen kurulur, Türkiye de bu düzende yerini alır!) Yeni dengelerde doğa en bakir, en ilk birinci haliyle kalamıyor, insanın değiştirdiği (ama elbette ipleri yine her zamanki gibi yaradanın elinde tuttuğu) doğa haline geliyor, doğanın parçalarına da olabildiğince bu duruma uyum sağlamak düşüyor. Ki zaten doğa en bakir haliyle kalabilseydi size de güzel bir bonfile için önce bir sığır vurmak, sonra onu yüzmek, kesmek ve ateşi keşfedip pişirmek düşerdi :))

Yapılan iş, bana göre, doğanın bağrında eşit koşullarda muhteşem bir mücadele. Sizler haftasonları ısıtılmış arabalarınızla alışveriş merkezlerine, mısır pörtlekli sinemalara, bol pastalı şunlu bunlu çocuk partilerine, çok yıldızlı lokantalara giderken biz sabah erkenden kalkıyor, sıcak yataklarımızdan çıkıyor, kat kat giyinip kendimizi dışarılara atıyoruz. Kimimiz kumanya hazırlıyor, kimimiz her türlü havada motosikletine atlıyor, kimimiz köpeklerini toparlıyor. O dağ senin, bu dağ benim tırmanıyoruz, buluşuyor, iz kesiyor, yer saptıyoruz. Heyecanın kestiği açlığımızla kulak kesilip köpekleri dinliyoruz, şeritlerde aşağı yukarı koşturuyoruz, hayvanların hareketlerini kestirmeye çabalıyoruz. El işaretleriyle birbirimizi anlamaya, çatırtılarından domuzları anlamaya, seslerinden köpekleri anlamaya, rüzgarın yönünden şansımızı anlamaya çalışıyoruz. Ses çıkarmadan koşuyor, anlaşıyor, yerleşiyor, nişan alıyoruz. Ateş ediyoruz, edemiyoruz, isabet ettiriyoruz, ıskalıyoruz... Öğlen falan olup, nihayet hakettiğimiz zaman güzel, güneşli bir yerde çalı çırpı toplayıp ateşimizi yakıyoruz, çayımızı koyuyoruz ateşe. Gazetemizi serip Allah ne verdiyse herkesin üstünden çıkanlarla dünyanın en güzel kahvaltısını ediyoruz; ateşte ekmeğimizi ısıtıyor, mantar toplayıp közde pişiriyor, ağaçtan yaptığımız şişlere sucuğumuzu takıp kızartıyor, köze patates gömüyoruz. Avımızı, domuzumuzu konuşuyoruz, birbirimizi tebrik ediyor, dalga geçiyor, yanlışlarımızı düzeltiyoruz. Sonra köpeklerimiz heyecanlanıyor yine, soframızı toparlayıp kaldırıyor, doğadan izlerimizi yok ediyor, tüfeklerimizi dolduruyor, köpeklerimizi salıyoruz...

İşte böyle sürüyor günümüz, böyle aşk, heyecan, doğa içinde, hava kararıp bizi zorla evlerimize yollayana kadar. İşte bizim âşık olduğumuz bu, bizim parçası olduğumuz, korumak için herkesten önce, herkesten çok uğraştığımız, uğraşacağımız doğa bu. Şehirden gözüktüğü gibi ayrı gayrı değil her şey: Doğa bizden ayrı ve bizden korunması gereken bir şey değil, bilakis bizimle birlikte var olan bir sistem – domuzlar, her sene nüfuslarının katlanması, insanlar, bilinçli av yapma istekleri, hepsi doğanın parçaları. Kan ve ölüm gibi “sevimsiz” şeyleri doğadan ayıklamakta ısrarlıysanız işiniz iş vallahi, Allah kolaylık versin!

10 Şubat 2008 Pazar

acemi avcılık iyi iş vallahi! (9 şubat 2008)


baştan söyleyeyim: acemi avcılığa daha uzun bir süre devam etmeyi düşünüyorum! böylece en avantajlı noktalar bana bırakılıyor, en kebap atışları ben yapıyorum... ve yine böyle bir şanslı konumlandırma sonucu bugün yine bir domuz vurdum. tamam, öldüren atış(lar) benim değildi, ben sadece arka bacağını kaşıdım aslında, ama valla güngör’ün yalancısıyım, ilk vuran ben olduğum için bana yazılıyormuş bu domuz :))

gerçekten şanslı olduğumu inkar edemem: sene başından beri belki 5-6 ava çıktım, biri hariç hepsinde domuzu gördüm ve attım. ama şunu da hesap etmeyi unutmayın arkadaşlar: ben en aşağı üç senedir tanıdığım herkese yalvarıyorum beni de ava çıkarın diye, yani bu aslında bir buçuk aylık av değil üç senelik av olarak hesaplanmalı! şimdi nihayet usta avcı arkadaşlar beni himayelerine alıp adam gibi av öğretmeye başlayalı beri de herkes bir açıldı, av davetleri yağıyor her yandan. şaka bir yana, burda baştan ve toptan olarak, şimdiye kadar yaptığım ve allahın izniyle ilerde yapacağım tüm avlar için, bana emek veren, dil döken, domuzun, köpeğin, avcının, havanın, rüzgarın, şeridin, yolun, izin, sesin vb avla ilgili tüm etkenlerin dilini öğretmek için çabalayan avcı arkadaşlara canı gönülden teşekkürler ederim.

bugün diğerlerinden biraz daha farklı, biraz zorlayıcı bir gündü. alışmıştık günlük güneşlik havalarda keyif çatarak, montlarımızı çıkartarak av yapmaya. dün akşam, av müjdesini aldıktan sonra hava durumuna bir baktım ki felaket: bütün bölge en az 2-3 gün sağnak yağmurlu gözüküyor! kaçış yok yani. sabah da korkuyla açtım gözlerimi, yağıyorsa gitmez miyiz diye... ama bir yandan da umut’la barış’ın da gelecek olması içimi rahatlatıyor: biraz “sıradışı” olduklarından yağmura itirazları olmayacağını tahmin ediyorum. nitekim tahmin ettiğim gibi yağmur çiselemekte olmasına rağmen güzel haber hemen geldi sabah: toplan gel bizi al, arvalya’ya gidiyoruz!

eteklerim zil çalarak gittim. bu sefer uykudan uyandırılmama rağmen kendi standartlarıma göre gayet hızla hazırlandım, yine fırça yememe rağmen neyse ki hilmi’nin de son dakikada hazırlanması sebebiyle ucuz kurtardım. bakalım yağmurda av nasıl oluyormuş... neyse ki ekip geniş, daha az koşturma, daha çok muhabbet olur, yani av çok “kanlı” olmasa da en azından eğlencesi olur diye düşünüyorum. gerçekten haksız da değilmişim: önce arvalya’da ilk parçayı köpekler arayıp arayıp hiçbir ses vermeyince toparlandık başka bir parçayı taramak için. keşke domuz olsaydı, ne güzel koca tarlaya fırlayacaktı, hedef tahtası gibi vuracaktık diye düş kırıklığına uğramıştım, hem de ufaktan ensemden dalan yağmur damlaları sinir bozucu oluyordu. buna rağmen arkadaşlardan ikisi bek yerlerinden kolkola oynayarak geri gelince beni eğlendirmeyi başardılar!

neyse efendim, ikinci öneze dik şeritteydi. yine arkadaşlar acemiliğim sebebiyle bana insaflı davranarak şeridin ortasını kesmemi uygun gördüler, diğerleri yukarı tırmanırken. yanımda hilmi’nin olması hem müthiş bir avantaj, neler olduğunu, neler olacağını falan bana deşifre etmesi açısından, hem de aslında bana biraz lapacılık fırsatı veriyor güngör’ün dediği gibi: köpekleri anlamayı, domuz çatırtısı dinlemeyi ona bırakıyorum rahatlıkla! ama o sırada zaten anlaşılacak fazla bir şey yoktu, köpekler galiba yukardan şeridi geçti ses vermeden, bize de bir ileri geçmek düştü. bir kez daha domuzun yüzde 90 geçeceği yere gittik hilmi’yle ve beklemeye başladık. bekle bekle, ne ses var ne seda... bu arada muhabbet ediyoruz tabii, eski avlardan şundan bundan konuşurken konu yemeklere de gelmez mi! hepimiz yataktan fırlayıp gelmişiz ava, doğal olarak açız, yemek tarifleri konuşmak da üstüne tüy dikti açlığımızın. zaten köpeklerden ses yok, koca arvalya’da domuz bulamadık, canımız sıkılmış... ama güngör’den “ava geldiniz, bekleyeceksiniz o kadar, ben sırılsıklam koşturup durmuyorum sanki,” diye fırça yemekten de çekiniyorum, o yüzden sessiz ve aç beklemeyi sürdürüyorum. bir de hiç olmazsa yağmur altında değil arabanın içindeyiz ya, oturuyoruz işte...

nihayet beklenen haber, yani esas beklenen domuz haberi değil ama en azından “hadi toparlanalım” haberi geldi. döndük, asfalta doğru giderken (bu domuzlar da mahsus mu yapıyor nedir, hep tam biz toparlanırken, tüfekler ve niyetler kaldırılmışken meydana çıkıyorlar!) bir telefon daha, “barak ses vermeye başladı, bekleyin” - hadi bakalım... tamam, barak kovguna geçti, yine aynı yerimize yerleşmeye koşuyoruz, şeritten aşağı (çamur tarlaya doğru) iniyoruz hilmi’yle, bana domuzun kesin çıkacağı yerleri gösteriyor ve köpekleri dinlemeye başlıyoruz. köpeklerin sesleri daha epey gerideyken bizim hemen önümüzden çatırtılar gelmeye başlıyor, bu sefer hilmi göstermeden fark ediyorum domuzun geliyor olduğunu. sağ olsun beni soluna, biraz daha domuzun çıkacağı çalıya yakın yerleştirdiğinden, ben de tüfek yüzümde beklediğimden domuz fırladığında tüm koşullar olabildiğince benden yana. yine de o iki kurşunu nasıl attım, düzgün nişan aldım mı, domuz ne yaptı, hiçbir fikrim yok... (beni eğitmeye çalışan arkadaşlara da daha sonra itiraf ettim: gezi gör, arpacığa bak falan hikaye, ben domuza atarken tüfeği görüyorsam o bile iyi! o yarım saniyede domuzun istikametini seçmek bile mucize benim için!)

hilmi de bir tane domuzun ardından atıyor ve domuzumuz her şeye rağmen yoluna hız kesmeden devam ediyor, ben de ıskaladığımızı sanıyorum. ama bunu düşünecek vakit yok çünkü bir domuz daha geliyor! köpekleri dinleyen hilmi “bunun devamı var, yerinde kal,” deyince tüfeğimi tekrar doldurup yine pür dikkat kesiliyorum. nitekim az bir süre sonra, benimle ormanın arasında duran hilmi’nin tam önüne, köpeklerin esas kovduğu domuz geliyor ama anında bizi görüp gerisin geriye dönüyor, yukarı doğru atıyor kendini. gözüm az yukardaki çıkış yerlerinde, bir aşağı bir yukarı çatırtıları geliyor domuzun, kalbim deli gibi atıyor, tüfek yine yüzümde, hilmi az da olsa aşağıda kaldı yani buradan çıkarsa domuz benim kucağıma düşecek gibi... ama çıkmıyor kerata! son derece sessiz ve hazır beklememize rağmen o parçada kalıyor o sırada. hızla gelen köpekler de ilk gelen domuzun izinden aynı gazla devam edince, bize de onları takip etmek düşüyor.

hilmi’yle bir saat kadar köpeklerin sesi, domuzun izi derken geze geze meryem analara çıktık indik, dağın öteki yanından dolandık, sesler yitip gidince bir de telefon açtık ki ekibin kalanı domuzun başında halay çekmekte! meğer bizim ta nerelere kadar aradığımız domuz aşağıda umut’la barış’ın yoluna çıkmış, motoru dağıtmalarına sebep olmuş, onlar da intikam söylemleriyle uzaktan yakından ata ata kendi deyimleriyle “kurşun manyağı” yapmışlar domuzu. biz de yanlarına varınca, delik deşik domuzu görünce hilmi’de bir şaşkınlık: yahu bu moza değil miydi diye! sol bacağındaki kurşunu görmesek bizim attığımız domuz bu değil diyecek... neyse sonuçta o göz doktoruna görünmeye karar verdi, serkan motorunun patlak lastiğiyle uğraşmaya başladı, çılgın arkadaşlar domuzdan hınçlarını aldıktan sonra motorlarının durumunu düşünmeye başladı, bizse bir kez daha bize domuz bulmak için sırılsıklam olan sürekçimize kahvaltı sunacak yer aramaya başladık...

av günümüz her zamanki gibi keyifle, muhabbetle, tok karınla, damağımızda çay tadıyla sona erdi. her zamanki gibi müteşekkir, her zamanki kadar mutluyduk: dağda bir damdaki ocağın önünde üstümüzden buharlar tüterken, yağmurla bulutların içinden geçerek aşağı inerken, kanlara bulanmış köpeklerimize bugünlük veda ederken. doğanın bir parçası olduğumuzu iliklerimize kadar yaşamayı bugün de nasip etti bize allah, şükürler olsun...

9 Şubat 2008 Cumartesi

bırak artık sırt bacak kaşımayı (9 şubat 2008 cumartesi)







hava bozuk, yağmur da ince ince (ahmak ıslatan cinsi) yağıyor. çıkalım çıkmayalım, papatya falı gibi gidip geliyorum. derken telefon çaldı, ben gidip gitmemek arasında kararsızken umut, barış ve serkan av yerine doğru yola çıkmışlar bile. eee el mahkum çıktık biz de yola çiseleyen yağmurla beraber. doğru arvalyaya. sözleştiğimiz yerde buluştuk arkadaşlarla. bir iki hoş beş, hemen av pozisyonuna geçtik. bu sefer hilmiyi kandırdım ve verdim köpekleri eline. ben de bugün con conluk yaparak geçtim bek yerlerinden birine. hilmi az sonra saldı köpekleri hayde huyda çıktı şerit yukarı, yaklaşık 45 dk. köpekler o parçayı aradı, bende şans mı var şöyle bir av izlicektim uzaktan ama nafile... köpekler boş, tek ses vermeden çıktılar ormandan. ekip toplan anonsunu yaptım.

az sonra toplanıp 2. bir parçayı kesmek için hareket etti bütün ekip. bense köpeklerle aramaya başlayacağım yere doğru iz bakarak yürüdüm. az sonra barışın biz tamamız demesiyle salıverdim köpekleri. barak ve arap daldı ormana hemen. malum barut yine gazi olduğu için avda yok. uzun süre aradılar ormanı. yaklaşık 30 dk sonra bir koku tuttu barak, uğraş uğraş bayağı bir zaman geçti, köpekler öneze yapılan şeridi geçince de ekip bir sonraki şeride kaydı. koca ormanı yaladı yuttu köpekler. ya bir yerde pas geçtiler, ya da gerçekten orda yatmamıştı domuz.

artık önezeden mırıldanmalar gelmeye başlamıştı. evet haklılar da çünkü gerçekten bayağı bir süre geçmişti. bu arada yağmur da kendini iyice hissettirmeye başladı. ben biraz daha köpeklere süre vererek bekledim ama nafile. barak önezeye doğru gidince barışın barağı tutmasıyla ordaki avımız bitmişti. ekibe doğru çıktım yola. o anda benden ne bekliyorlardı bilmiyorum ama hadi şuraları kesin tekrar buradan salacam köpeği dediğim anda ufak bir şaşkınlğın ardından herkes yine yerlerine dağıldı. tuttum yine barağın ipinden, ıslak falan dinlemeden daldım patikaya. 100 mt gitmeden oldum bir fare gibi, sırıl sıklam ıslandım çalılardan. ölmek var dönmek yok, devam. saldım barağı usul usul takip ederek yürüdüm arkasından, git babam git tek bir ses yok. sırılsıklam ıslandığına mı domuz bulamadığına mı yanarsın... bu iş olacak gibi değil, hala bir hareket yok, oradan da kestim artık umudumu.

hilmiye tamam bu iş bu kadar, toplanın diye telefon ettim ve yöneldim buluşacağımız yere doğru. barak da boş boş aramaktan sıkılmış olacak ki o da çıkıp geldi yanıma. köpekler önde ben arkada yürüyoruz ıslak ve yavaşça. derken barak birden şerit kıyısında durarak kafa kaldırdı, 2-3 saniye havayı çektikten sonra yel oldu ormana. girmesiyle ses başladı, hem de duymak istediğim ses. barak bana, buldum bulacam, tamam şimdi buluyorum der gibi ses vermeye devam etti. hemen telefona sarılarak herkesi tekrar yerlerine yönlendirdim. henüz telefon konuşmam bitmemişti ki barak kovguna geçti. derin bir oh çektim: ben yine yırttım, sonuçta domuzu bulmuştuk!

domuz ilk kalktığı yerde 1 tur attı, ordansa tam istediğim yere, her zaman geçtiği çok iyi bildiğimiz geçide doğru yöneldi. ben de arkasından hızlı ve heyecanlı bir şekilde devam ettim. nasılsa domuz kalktı, ıslaklığı hisseden mi var? köpekler geçide iyice yaklaştı, kulağım orda artık ve beklenen sesin gelmesi çok sürmedi: ardı ardına 3 el silah patladı. iş tamamdı! astım tüfeğimi omzuma yavaş yavaş gidiyorum, bu arada köpeklere takıldı kulağım: eee köpekler geçti eyvahhh... bizim yeni avcımız candan yine attı ve vuramadı, hımmmm dedim, tamam candan attı ama 3 el silah patladı, ama candanın tüfeği poze demek ki hilmi de attı.

ben yoluma devam ederken köpeklerin sesi tekrar geriye döndü. evet bunda bir iş var, herhalde domuz yaralı yoksa ordan geriye top atsan döndüremezsin domuzu. tekrar geriye çevirmek için yeltensem de domuz benim altımdan geçip gitti. gittiği yerde orman içinde bir patika var, orda keserim önünü diyerek başladım koşmaya, sırılsıklam bir de koşması oluyor sormayın... öyle böyle yetiştim, az sonra domuz tam istediğim yere gelse de maalesef bizim yeni yetme gümüş karşılayarak çevirdi domuzu. barak ve arap da arkadan sıkıştırınca domuz yukarı doğru yöneldi, ben önüne. tam yetiştim derken hayde köpekler tekrar aşağıya doğru yöneldi. domuz beni orda kandırmıştı, kafamı çevirmemle az önce gümüşün çevirdiği yerden domuzu geçerken gördüm.

domuz aksayarak geçti o dar patikayı, bana da atma fırsatı vermedi. orda yaralı olduğunu gördüm domuzun, tekrar devam arkasından. ufak alanlarda dönmeye başladı. yaklaşık 1 saat köşe kapmaca oynar gibi oynadık domuzla beraber, bire bir de domuz kazandı oyunu. artık iyice yoruldu ve ağırlaştı ben üstten sıkıştırınca, terk etti o parçayı ve doğru umut ve barışın üzerine. alt taraftan başladı ardı ardına silah patlamaya. barış yaklaşık 100 metreden çok iyi bir atışla arka bacaklarına tutturmuş kurşunu - bu atışı gerçekten tebrik etmek lazım. geldiğimde barış ve umut yamyam dansı yapıyorlardı domuzun başında (deli bunlar ya!), biraz çekim falan yaparken barış tek atışla son nefesini verdirdi domuza.

tam bu sırada hilmi ve candan da yanımıza geldi. evet av bitti, şimdi ilk atışta kimin ne yaptığı: candan kendini ne kadar hazırlasa da domuz çıkar çıkmaz yine heyecan basmış, ilk atışında arka sol taraftan tutturmuş kurşunu, ardından bir daha boş, bir de hilmi atmış o da boş. burda aslında candanın başarısını pas geçmemek lazım, hayatında 5 ya da 6. kez domuz avına git ve domuza kurşun tuttur, gerçekten çok büyük başarı... biraz daha tecrübeyle birçok avcıdan daha iyi olacağına inanıyorum. tabii ki bu tetkikler sonucunda golü candana yazdık, ama barışın 100 metreden yaptığı atışı da unutmadık.

yağmur çamur bitirdik avı, şimdi sıra geldi çay yemek faslına. biraz yer düşündükten sonra arazide bağ evi olan bir arkadaşımı arayarak onun mekanında takılmak için izin aldım. hemen geçtik oraya, yaktık ateşimizi, çayımız ve kahvaltımızla, avın sohbetiyle bitirdik bir av gününü daha.

7 Şubat 2008 Perşembe

kuru çeşme / çamlı çeşme: bir koca alay daha! (6 şubat 2008)




çarşambayı yine iple çekiyordum, ve salı akşamı harika haber geldi: yarın av var! sabah yine fırça yememek için biraz daha hızlı ve disiplinli bir şekilde hazırlandım (ekibin mutfak sorumlusu olmak da kolay sanmayın hani, yumurtalar, domatesler, gevrekler, çaylar hep benden soruluyor, hele de emin olmayınca!) ve kartal’a koşturdum – eh, en azından kartal’ı biliyorum ya artık... av ekibiyle buluşup bana ankara kadar uzak gözüken bir yerlere doğru gittik babam gittik, arada bana mekan öğretmek için her yerin ismi de söylenip sorulup tekrarlanıp duruluyor ama tabii bunların yerleşmesi için, mekanların birbirleriyle bağlantılarının oturması için zaman geçmesi gerek. yani düşünün ki ben bu avcılardan birini kolundan tutup istanbul’a götürdüm, teşvikiye’den levent’e gitmeyi gösterdim ve sağ salim varmalarını bekledim, bunun gibi bir şey! neyse.

sakatlıktan çıkmış heyecanlı barut’la yakışıklı barak güngör’ün salmasıyla her zamanki coşkularıyla ormana daldılar, biraz ordan ses, biraz burdan, barut heyecandan bağırıyordur falan dedikten sonra fazla da sürmeden kovguna geçtiler. (sanırım kaldırdıkları yer çamlı çeşme idi.) ama biz yolda gayet iyi bilinen geçiş yerlerinde beklerken, domuz epey ilerden geçmeye başlamamış mı meğer! ilerde olduklarını fark eden güngör fişek gibi koşarak gitti, birkaç viraj ilerimden iki el ateş sesi geldi, ben de koşarak geliyorum ama o kadar da hızlı değilim tabii. ateş edildikten sonra olay mahalline yetişmeye çalışırken solumdaki yüksek ormandan bir çatırtılar gelmeye başladı, aman dedim, ne büyük domuzmuş da kaçmış, amma ses yapıyor. göremem herhalde diye düşünerek bir bakayım dedim, a a domuz çamların arasında koşuyor! hala onun şaşkınlığındayken a a tekrar göründü... tabii ben ormanda, uzak, kaçıyor vb olmalarının şaşkınlığından ateş etmeyi düşünemedim bile.

sonra güngör’ü bulduk ki meğer bir koca alay domuz değil miymiş köpeklerin kovduğu! o sonuna yetişmiş de çamların arasından uzaktan atabilmiş ancak, kömür ocaklarındaki alay küçük kalırmış yanlarında. ama daha evvel hiç geçmedikleri bir yerden geçmişler, o yüzden biz geride kalmışız. yoldaki izler sonsuz, iç acıtıcı! hele bir de az aşağıda geçtikleri açıklık alan var ki, az ilerde bekleseymişiz orda hedef tahtası gibi tepeden birer birer vurabilecekmişiz domuzcukları... ooof of! ama ne yapalım, hep biz daha akıllı çıkacak değiliz ya, domuzlar da kazanacak arada elbette. yeni yollar, yeni yöntemler bulacaklar.

neyse, köpekler kovmaya devam ediyor ama güngör bir tuhaflık var deyip duruyor... domuz yukarı devam edeceğine aşağı geçmiş, kalktığı yatağa yönelmiş, ordan da kuru çeşme’de her zamanki yerinden geçmeyince (ki ben heyecan ve cesaretle her zamanki yerinde bekliyordum) durum anlaşıldı: güngör’ün uzaktan atışından domuz yaralanmış. ben kuru çeşme şeridinin yukarısına bırakılmıştım, avda yerlerinden ayrılanlara iyi davranılmadığına şahit olduğumdan(!) uzun süre direndim aşağı gidip ne oluyor diye sormaya – ama köpeklerin sesi benim bile anlayacağım şekilde iyice aşağıdan gelmeye başlayınca onların dilinden anlayan güngör’ün yanına indim nihayet. o da durumu bana deşifre etti: köpekler domuzun başında sarmaya başlamış, domuz herhalde yaralıymış, aşağı oraya inmek ister miymişim... bahsi geçen yerleri görenler eminim ki inmediğim için beni kınamazlar: inmesi güzel ama geri çıkması var, o kadar dik bir şerit ki bu insanın gözü korkuyor, korkmalı da!

tabii her zamanki gibi işin bütün hammaliyesini yapan güngör’e düştü aşağı inip durumu çözmek... ve tabii ben yine durumu tam anlamadım: ben zannediyorum ki köpekler eninde sonunda domuzu yine yürütecek, o domuz da aşağıdan güngör’ün indiği civardan geçecek falan. sonra güngör’ü şeritte değil, ormanda gördüm. sonra köpeklerden sanki değişik bir ses duydum. sonra güngör’ün elindeki tüfekten duman çıktığını gördüm ve bir saniye kadar “a a niye bu tüfekten duman çıkıyor ki?” diye düşündüm. sonra tüfeğin patlama sesi geldi. “haa,” dedim, “ateş etmiş, köpekleri domuzdan kurtarmak için herhalde!” bir süre sonra aradığımda resim çektirmek için aşağı iner miyim diye sorunca anladım ancak domuzu vurmuş olduğunu... hem de nasıl vurmak, iyi ki inmemişim, iyi ki domuzla köpek öyle altlı üstlüyken ateş edilmesine tanık olmamışım!

ve böylece sabahın saat 10.30’unda ilk domuzumuzu vurmuş olduk – galiba gerçekten sabah avı bir başka. aslan taklidi barut’un yine delinmiş haline ne kadar üzülsek de yapacak bir şey yoktu, öğreneceği her türlü malzeme elinde, doğruyu yanlışı çıkarmak da artık kendi elinde. sonra gün boyunca gezdik dolaştık yine, dağlar dağlar: ateşler ve çaylar, aşağıdaki domuzla fotoğraflar, iki üç kez daha köpek salmalar, barak’ı beklemeler...

kuru çeşme’nin sağında, solunda iz tutamayınca son kez harita şeridinin oralarda saldık barak’ı, aslında pek bir beklentimiz de olmadan. biz çay sefası yaparken orda aniden ses verince ellerimizden çaylarımızı bıraktığımız gibi fırladık bir aşağı bir yukarı. belki de günün sonu olduğu için çok heyecanım da kalmadığından bana söylenen yeri yanlış anlayıp yukardaki direğe gitmişim bu sefer de; neyse ki domuzun önü kesilemedi ve benim (olmam gereken) tarafa gelmedi de ben de yanlış yerde durmaktan fırça yemedim! barak da sağ olsun kendisini takip etmediğimizi anlayınca işi fazla uzatmadan döndü, hava kararırken toparlanıp sağlamlar, gaziler hep beraber dönüş yoluna koyulduk.

ha, günün benim için en güzel kısmını anlatmayı unutuyordum nerdeyse: yaklaşık 40 metreden yaptığım atışlarda kurşunla olsun, şovrettinle olsun isabetim pek iyiydi, avcı arkadaşlardan övgüler aldım, mutlu oldum, şevk doldum – bundan sonra bütün kurşunlarımı atış talimi yaparak harcayabilirim!

SEN NE SİN Kİ ? BEN OLMAYANDA

--- UÇSUZ BUCAKSIZ MISIRIN İÇİNDE BENDE VARDIM !! MEHMET ŞAHİN ‘İN
PEŞİNDEN GİDİYORDUM. ( buraya tekrar döneceğim )

Ol günün içinde gocca sabahtan beri bişey bulamamışız. İz kesip pek çok yorum yapılmış, yoruma muhalif yorumlar olmuş sanılmasınki yorumlar gazete köşe yazılarının terbiyesine bürünmüş. Deki şöyledir ; <<>> evet böyle mun min ekleriyle bezenmiş bizim dilimiz bende severim yerine göre hatta Cem Yılmaz söyleyince bütün salon gülebiliyor neyse dağılmayayım .
Ustaların kendinden emin, bu tür konuşmalarından ve köpekler bir şey bulamadı dediğimiz anlardan biri yine sıkıntılı bekleyiş homurdanmalar , --‘’ben dediydim falanca yere gidelim deye emme dinleyen kim ‘’ serzenişleri . Orada durup onları izlerim içlerinden değilim ama aralarındayım .yaş ortalamamız 50 diyebilirim.
Herkes bir ağacın yada gölgenin içinde, ağzında bir otu çiğneyen, uzanan , yüz üstü uyuyan. miskinler tekkesi avda sanki. . Çelik çomak, uzun eşek, gizlembeç derken nerden nereye geldi er kişinin oyun anlayışı ve aldığı tat değil mi? Maç bile yapardık aramızda gençken . Tam o anda çakalın mısırın içinden gelen belli belirsiz sesi durun laa!! Bi susun deyip ses dinleme moduna geçişimiz(bu arada çakal köpeğimizin adıdır) Tekrarlanmış bir eylem. Hayde bakalım tüfeğini kapan bir yana koşuyor bana Mehmet şahin düştü. Yatağa biz gidicez

Mehmet Şahin yaş elli küsur 1.60 x 60 kg ??? adam sanki güneşten kopmuş bir ateş topu nasıl yarıyor mısırları o geçerken kapanan mısırların kuru dalları yüzüme gözüme çarpıyor. aylardan eylül başı olsa gerek . Terliyim tozluyum saatlerden üçün sıcağında kendimi kaşıyacak zamana hasret yara yara gidiyoruz mısırları . Sanki ne kadar yürüdüysek ? Gün o mısırın içinde geçmiş gibi geliyor bana. Bitmeyen mısır tarlası , köy efsanesi abooo.. . Yinede gitmeliyim bu çağrıya kulak vermemek mümkün değil. Ne işim var burada demenin moralsizliğinden mısır yaran guduz adam durumuna geçmişim birden bire. Bunun sebebi nedir ? Çakalın sesi . Evet odur. 30 küsür adam bir araya gelende domuz bulamasın sende bir köpeğin burnundaki sinir uçlarına mahkum ol olacak iş değil !! o mısırın içinde bunları düşündüm giderken. Köpekle domuz avı yapıyorsun ve bi tek tetiği çekmediği kalıyor hayvanın hadi bu domuz aramakla bulunmaz velevki denk gele kekliğe, bıldırcına ne demeli oyun oynuyacaz ya biz e oyuncak lazım yav! aha işte köpek en sevdiğim oyuncağım. Bazısı canını verir köpeği için haklıdırda . Ama çoğu kezde köpek verir canını sahibi için oyunlar için oda bu işi seviyor demekki acaba her hafta sonu oynanan bu oyunun vaz geçilmez elemanı olmak duygusunu mu taşır bu hayvan yoksa bu durum onun için bir yaşam biçimi mi? Bilinmez. Söz bilinmeze gelince barak hiç çalışmadı bu gün dediğimiz günlerdede ne olduğunu bilemeyiz çoğu kez .-- Şeref ağabey’ in suratı asık canı bir şeyemi sıkıldı acaba^^ ile aynı anlamı taşıyor olabilir bu durum belkide .

Temelinde gönül eğlendirmek olan başka başka işlerle gönlü çok fazla eğlenemiyen domuz avcıları ve diğer avcılar, doğa tutkunları, hayvan severler , bunu sanırım kendimiz için yapıyoruz önce kendimizi yaptığımız avı çok seviyor ve önemsiyoruz ki hayvan besliyoruz. Yada yoldeş olsun bene dediğimiz noktada yalnızlığımızı paylaştığımız yerde yine biz varız. Bunların hepsinden münezzeh köpek olduğu için köpeği seven varmıdır yada ne kadardır ? bilinmez. Bu kişiler gibi olduğunu iddia edenlere halk arasında panter Emel , halktan metre cinsinden uzaklaştıkçada ....mırr.. mır.. mır.. diyorlar Almadan vermek Allah ‘ a mahsus ne de olsa. Yanlış birşey yaptığında da köpeği dövmek hak bize ya ! Ben nerde yanlış yaptım demeden yapıştır tekmeyi 3 metreden domuzu traşlayınca o seni ısırıyor mu? nasıl ısırsın? dili çıkmış bi karış dışarı soluyabilecek her noktasından soluyor hayvan bir saat kovgun yapmış belki. SEN NE SİN Kİ ?? ben olmasam diyecek hayvan ama diyemiyor. Muhtaçsın olum sen bana muhtaç muhtacı bildin mi sen? Hadi varıveee.. git keçiylen domuz avınıda netçen bi gören baken ??
Ben bununla emrolundum olum sen kendine at o tekmeyi , o küflü ekmekleride sen ye . Şu su tasının haline bak tu ! Allah cezanı versin senin insan kere emi. Dese diyebilse sahip kişi ömrünün geri kalanını 3 numaraya vurulmuş bir kafa ve çıbıklı picamalarla geçirebilirdi. Dersinki uğrama olmuş yazık. Cin çarpmış bunu . Ama olmaz tabi keşke rabbim bir dakikalığına hayvanları şu dünyada dile getirse .

Dur bak çakalı unuttuk. O domuzun başında salarken artık iyice yaklaştık Mehmet abi bi takım mimiklerle yeri işaret etti mısır bitti Bitimi dere , derenin beri yakasında çakal tan ! tan ! vuruyo yaklaştık iyice arkamız mısır tarlası derenin kıyısında 3 metrelik bi çalı içi görünmüyo ama fork! Furk! ses geliyo çakal ortada ben solda Mehmet abi sağda aramız 3-4 metre domuzda bize bir metre mesafede görünmüyor ama orda belli çakal burnunu bir sokuyor bir çıkarıyor çalıya …. Adrenalin!… fırladı fırlıyacak ordan derenin karşısına atamaz kendini bize çıkacak ama vurma ihtimalide var çıkarken o denli yakınız domuzla.

Adrenalinnnn…. Sizde alin iyi bişe buuu!! Hafta sonu jipine atlayıp 2 günlüğüne doğa satın alanlar sözüm taa meclisinizden içeri ne güzeldir falanca köydeki fırının ekmeği değil mi? Evet öyledir. Neyse konu bu değil domuzu vurucaz biz . Ha !! oğlum falan derken domuz aniden ikimizin arasından çıktı önümden geçip arkamda kaldı atamadım bile ilk anda ben tüfeği çevirene kadar mısıra daldı bu arada Mehmet abi iki tane attı bir tanede ben orta boy bi domuz . Köpekte peşinden hadeee yine mısıra karambole ilerlerken ta ta tafff… işlem tamam çoban Hasan mısırın çıkışında işi bitirdi . Sonuçta kısır günün sonuna doğru iyi bir heyecen yaşadım . İş bu heyecanı çakalın sayesinde yaşadık .Çocuğun dünyaya gelip ana baba olma kimliğini bize kazandırdığı gibi . Köpekte bizi avcı yapan temel unsurlardan biri onlara sahipten çok arkadaş gibi davranmakta fayda vardır sanırım. Çocuklarımıza yaptığımız gibi değil ! sahip gibi değil ! arkadaş gibi olmalı

. Eyyy!!.. İskandinav çarlisi ve fino besleyenler onları kuaförlere götürüp maymına çevirenler eyy !.. kangalları evin banyosunda balkonunda besleyenler. İnsan arkıdeşine böyle davranmaz davranırsa o arkıdeş olmaz.

Sonrada çay demledik közde demlenen çayın tadı bir başka oluyor . Evet gerçek bu ! inanın

6 Şubat 2008 Çarşamba

bu barut kendini aslan sanıyor (6 şubat 2008 çarşamba)







evet yine herşey güzel.av doğa denirde güzel olmazmı? bu güzellik taki barutun bana av hayatımın en zor anlarını yaşatana kadar sürdü.her şey normal başladı,saldık köpeklerimizi başladılar aramaya,barut daha bir heycanlı 15 gündür evde bağlı, yaraları daha henüz geçmişti.son ölüm tehlikesi atlattığı yaralanmadan sonraki ilk avı.çok sürmedi barak la barutun 20 li bir sürüyü önlerine katması.köpekler kovguna geçmesiyle yerlerimizi aldık,aynı mevkide kimbilir kaçıncı avım. mevkiyi çok iyi bilmeme rağmen domuzlar daha önce hiç geçmediği bir yere yöneldi.tabi buda benim tüm tecrübemi çürüttü.yol boyunca domuzların önüne koşmaya başladım. yetiştiğimde domuzun bir yarısı yoldan geçmiş geriside ard arda çıkıyordu.yaklaşık 60 mt mesafeden çam dallarının arasından 2 kurşun atma fırsatı buldum.zaten koşmaktan nefesim kesilmiş durumda çok zor pozisyonda atabildim.ardından köpekler geldi ,kovarak uzaklaştılar hemen geriye döndüm motoru alıp tekrar önlerine geçebilmek için,biraz yürüdüm kulağımda köpeklerde.ama bir tuhaflık vardı.köpeklerin sesi iyice alçaldı derken domuz yoldan alt tarafa geçti ve ilk kalktığı yatağa doğru yöneldi.o anda domuzun yaptığı normal olmayan hareketlerinden yaralı olduğunu anladım.dahada hızlanarak kuru çeşme şeridine ulaştım .ama domuz burdada aynı tuhaf hareketlerine devam ederek her zaman geçtiği yere gelmedi.yukardan bir süre köpekleri takip ettim. çok geçmediki benim yaklaşık 300 mt altımda dayandı köpekler domuzun başında sarmaya başladı.köpeklerin sardığı yerdede öyle çok bir ormanda yok kırık çalılık ve zeytinlik.koşarak indim kuru çeşme şeridinden köpeklere doğru.köpeklere iyice yaklaştım köpekler dere içinde bulunan su kaynağının içine sarıyorlar 3-5 çalı ve bir miktar saz var.ben yaklaştıkça, barut benden cesaret almış olacakki .birden domuza daldı.barut daldıda domuz armutmu topladı.domuz avcısı ve köpek yetiştiricisi olarak hayatımın en zor saniyelerini yaşadım o an.domuz barutu biraz afkaladı ve bacağını kaptı,barut altta domuz üstte tüfek yüzümde allahım ne yapacam atsam barutu vurabilirim, atmasam domuz barutu öldürecek,işte o 5 saniye 5 saat gibi geldi o an bana . bir fırsat bulup barut hala domuzun altındayken dikkatli bir şekilde bastım tetiğe. allaha şükür bir kaza olmadı.domuzu vurdum ama ne sevinebildim ne zevkini yaşayabildim.hemen baruta döndüm.yarası varmı diye henüz 15 gün önceki yaraları tam iğleşmemişken barutta ısırılarak koparılan 3 yara daha oluştu.neyseki durumu çok ağır değil.ne yapıcam ben bu köpeğe anlamadım.aslan sanıyor kendini...

burası kömür ocakları mı, milli park mı? (3 şubat 2008)



günün başlangıcından hiç tahmin edemezdim sonunu, bir alay domuzun tıngır mıngır önümüzden, yanımızdan bir sağa, bir sola geçeceğini, ikisinin vurulacağını, kalanların kaçışacağını. başlangıç pek sakindi çünkü. ben heyecanlıydım, o ayrı. yemek içmek için gerekli malzemeyi düşünüp toparlayıp arabaya doldurmak, havanın pırıl pırıl olmasına rağmen her an dönebildiğini hesaba katarak eldivenler, montlar vb almak, bir de peşime takılan köpeklerimden kurtulmak için geri dönüp onları bağlamak gerekince evet biraz gecikmiş olabilirim kurt kayası’na: ne yapalım artık, ava kadın eli değince bu kadar bir aksama da olabilir yani!..

vardığımda güngör barak’la, ikisi de birbirinden yerinde duramaz halde dönüp duruyorlardı, ancak bir selamlaştık ki hemen uzayıp gittiler. biz emin ustayla kaldık geleneksel piknik tepemizde, köpek sesi dinliyoruz, muhabbet ediyoruz... derken bir anda barak’ın sesi döndü, emin usta beni şeritteki yerime, ilk avımda ilk domuz gördüğüm yere gönderdi, kendi de çamların orda bir yeri kesmek üzere. (buraya son şerit diyorlarmış, sonradan sora çalışa öğrendiğime göre...)

tek başına beklemek, benim gibi acemi avcı için bir ıstırap: hiçbir fikrim yok ne zaman nerden ne olabileceğine dair – ya da çok az var diyelim. tüfeğime sıkı sıkı yapışıp, arada aniden nişan alma talimleri de yaparak, köpek ve tüfek seslerini ve olası domuz çatırtılarını dinlemeye çalışarak gergin bir şekilde bekliyorum. barak’ın başta gelen domuzun başına varma sesini evet, emin de uyarınca ayırt edebilmiştim. ama sonrası benim için tamamen belirsizdi: sıkı sesleri tabii ki geldi ama köpeğin sesini hiç duymadığım için domuz kalkmış, yürümüş, ne tarafa yürümüş falan, hiçbir fikrim yok. umarım ters tarafa yürüdüğü için bulunduğum şeride sesi ulaşmamıştır, mazeretim vardır...

ne zaman ki güngör’le emin art arda arayıp hızla arabayı almamı ve geldiğim yoldan geriye doğru gitmemi söylediler, ancak o zaman bir şeyler olduğunu anlayabildim! yolda emin’i de alıp hızla keçi ağılından geride bir dereye vardık ki, barak hemen önümüze çıktı – yani domuz az önce geçmişti. emin usta domuzun çıktığı dik patikayı bulup barak’ı yönlendirdi, sonra da güngör’ü de alıp kulenin oralara, balatçık köyüne doğru bakan şeride yerleştik bu sefer (buranın ismini de sormuştum ama hatırlamıyorum, işte yer bulmakta zorlanmamın nedeni!)... ama artık çok geçti, barak’ın sesi bile duyulmuyordu, tek yapabileceğimiz tez zamanda geri dönmesini ummaktı. biz de oturduk emin ustayla şeritlerin isimlerinden balatçık’lı mustafa’nın koca domuzu kaçırdığı ava, kömür yapımından kireç yapımına, o şeritteki gece beklerine, domuzların favori yerlerine kadar çan çan konuştuk durduk... nihayet barak’ın çan sesi gelince de bayram ettik.

bacağı biraz kanamıştı, yarası on gün geçmesine rağmen hafif şişirdiğinden bacağını. biraz dinlenmeyi o da hak etmişti, koşturup heyecanlanmamamıza (yani aslında hak etmememize!) rağmen acıkan bizler de. kurt kayasındaki piknik yerimize döndük, ateşimizi yaktık, bu arada gelen bir çobanla oğlunu, bir de balatçıklı mustafa’yı da buyur ettik – dağda da misafir hiç eksik olmuyor, hayrettir! her zamanki gibi günün en güzel anları arasında, keten peçetelerle, papyonlu garsonlarla, ısıtılmış tabaklarla servis edilen en şık kahvaltılardan katbekat muhteşem kahvaltımızın keyfini sürme anları var: ateşte pişirdiğimiz sucuklar (bir dahaki sefere üstlerine tulum veya kaşar da koymalı), harika demlenen çayımız (emin usta benim kokulu çaylarımı ekarte etmek için kendi sert çayından eklese de), zeytinler, peynirler, reçeller... köylüleri
iki ormancıyı katletmiş olan mustafa’nın ormancılardan kurtulmak için balatçıklı olduğunu söylemesinin yetmesi ve benzeri dağ, av, orman hikayeleri...

bazılarımız günün sonuna kadar orda, ateşin başında oturabilecek gibi gözükse de diğerleri elimizde daha çayımız varken köpeği kapıp ayağa fırladığından yine tez zamanda av faslına geçmek gerekti tabii. eh neyse, madem ava çıktık, diyerek fırladık biz de, artık avın da biraz daha hareketli olacağını umarak. bu sefer aramızda mustafa da olduğundan ben hiç olmazsa tek değil, emin’le birlikte durma şansı elde ettim. çatal şeride geçtik (bakın buranın da ismini öğrenmişim), dinle babam dinle, bekle babam bekle, yine bir numara yok... döndük yine diğerleriyle buluştuk, eh insan ister istemez heyecan beklerken, adrenalin umarken güneş altında uyuyakalma kıvamına gelince sitem ediyor: dedim, “hani koşacaktık edecektik domuz vuracaktık?!” ondan sonra oldu olanlar...

güngör’ün barak’la önce kuşini’ne doğru bütün dağı taraması, sonra ordan da hiçbir ses çıkmayınca “hadi kömür ocaklarını kesin” demesi, bizim keçi ağılına bakar şekilde benim elemen tarafından geliş yolumu kesmemiz (mustafa daha uzak bir noktada, biz onu gören ama ağıla daha yakın bir noktada emin’le birlikte). sonra barak’ın domuza sarması, havaya atılan sıkılar, karşı yamaçtan gelen ve yüreğimi ağzıma getiren bağırışlar: “hadi kalk vurdurtma kendini bana!” “emin ben bunu vuruyorum bak!” yahu diyorum, bütün gün bekledik domuz görmeye, yine göremiycez, güngör bunu yatağında haklayacak...

derken her şey aynı anda oluyor: barak’ın kaldırdığı domuz tek başına mustafa’ya doğru çıkarken (ki ben bunun pek farkında değildim zaten) bizim de karşımızdaki yamaçta bir koca alay yürümeye başlamaz mı! yamaç çatır çutur, her yerden sesler, görüyoruz da boy boy domuzları haldır huldur koşarlarken. emin’le takip ediyoruz, yamaçtan indiler, dere boyunca geliyorlar geliyorlar... ben nedense derenin karşı yamacını uygun gördüm onlara, birkaç ufak çıkış patikası var iyice onlara konsantre olmuş durumdayım, emin’se tabii daha akıllıca işi yaparak belli bir yere konsantre olacağına çatırtıları takip ediyor, ve ben daha sağıma bakıp da “aa domuz,” demeye kalmadan emin tetiği çekmiş durumda! daha irice olan domuz hemen yere yapışıyor, yanındaki sarhoş gibi yalpalayan moza ise kim bilir kaç atış boyunca sağ kalmayı başarıyor. emin zaten epey önümde olduğundan benim atabilmem mümkün değil, kaldı ki yarım saniyede de olsa düşünüyor insan, “usta avcı vuramıyorsa benim atmamın manası ne!” diye.

iri domuz yol kenarında son nefeslerini veriyor, emin mozanın peşinden koşuyor, moza yukarı kaçınca vazgeçip dönüyor ve yine alayı karşı yamaçta ilk gördüğümüz yere koşuyoruz. uzağımızdaki virajda mustafa da hareketli, barak’ı bağlamış, tüfek yüzünde gözü karşıda... emin usta “koş koş şu alaya at!” diye beni yönlendiriyor ama benim gözüm onları seçip de atana kadar kocaman ama hareketli hedef uzaklaşıyor, gidiyor. dağılanlardan birini gözüme kestiriyorum, laf ola ona da bir tane atıyorum ama nafile. bu arada mustafa ufak da olsa bir taneyi kayalıklarda vuruyor, galiba iki atış sonucu yuvarlanışını görüyoruz. bir süre daha hareket sürüyor, bekliyoruz, dinliyoruz, ama bugünlük bu kadar: alayın kalanı kendilerini şimdilik kurtarmış oluyor!

itiraf ediyorum, saat 16.30 civarında köpekleri salarken bir gün için biraz fazla mı uğraştık diye şüphe duymuştum bir an, ama bu son dakika golleri bunu da, bütün günün durgunluğunu da unutturdu. artık çayı gerçekten hak ettik! hem herkes mutlu: domuzu bulan da, gören de, vuran da, barak da... resimler çekiyoruz, ateşimiz yanıyor, barak kendisine tahsis edilen domuz kolunu gömüyor, güneş batıyor muhteşem renklerle. gün kavuşurken herkes ayrı yönlere yollarına koyuluyor... bir koca günü daha doğayla paylaştık, bir gün daha doğanın bağrındaydık, ne şanslı insanlarız biz.