22 Ocak 2008 Salı

orda,gizlenen birşey var şuracıkta...



Zeytinlerin dibinde, çamların iğnesinde. Dağlara doğru inen pusuda. Bir şey gizleniyor, her şey adına. Yaprakları yerde kavaklar, koca kestanenin silueti, yoğun yeşilden selviler, sakince soyunmuş şeftali dalları bir şey diyor, bir şeye işaret ediyor.

Bakıyorum. Bakıyorum, bakıyorum. Gözler algılayamıyor. Oraya varıyorum. Hah, işte burası, diyeceğim yere. Ama hala orda değilim. Oranın da altı, içerisi, derini var. Sanki... sanki başka bir şey...

Bir keskin, kısa çığlık geliyor. Çağrı gibi geliyor, kafamı uzatıp ilahi kanatlarıyla süzülen şahine bakıyorum. Şahin önce yükseliyor, vadiye doğru akıyor, sonra aşağı dalıyor, orda ikileniyor birden. Nadirdir iki şahinin yanyana uçtuğu, güzeldir. Biri ağacın dalında kalıyor, öteki gidiyor. Çok sonra görüyorum onları, çok yüksekte iki şahin uçuyor yine. Yine güzel.

Sanki dilimin ucunda sözcükler, sanki boğazımdan çıkmak üzere sıralanmış itekliyorlar, bilinmeyen bir kaynaktan gelmiş içime. Ne zor, anlayamamak, anlatamamak. Ne parçalayıcı.

Bir şey var orda, oralarda bir yerde, bana bir şey demeye çalışan.

Bugünlerde ben bunu yapıyorum: O gözükmeyen bir şeyin peşinden gidiyorum. Kâh tepeden vadiyi izleyen penceremin önünde dikiliyorum; yağmuru, rüzgârı, karşımdaki damları, daracık yollarını, o yollardaki traktörleri ve motorları ve yeni açılan yolları ve yeni yapılan ahırları ve titreyen ışıkları seyretmeye, baykuş puhlamalarını, keçi melemelerini, köpek ulumalarını, çoban seslenmelerini dinlemeye.

İspinozlar yağmur yağarken topraktan bir şeyler tırtıklıyorlar. Bir tane daha, bir tane daha... Yan bahçe ispinoz doluyor, evi, insanları unutmuş, toprağa dalmış küçük güçlü kuşlar. Dinliyorum kulağımı açmış, içimi açmış, tabiatın bana demeye çalıştığını dinliyorum... Bildiğim ama unuttuğum kadim bir dilde sanki; duyuyorum da ayırt edemiyorum.

Kâh komşu tepelere çıkıyorum, hiç çıkmadığım yollardan, hep uzaktan -ne kadar uzaksa!- bakıştığım fıstık çamının, köpeklerin hep tavaf ettiği ve bazen komşunun güzel atlarını saldığı ve atların neşeyle birbirlerini koşturduğu o çamın civarına, arkadaki, insansız vadiyi de gören tepelere. Bahar dedin mi dibinde en sevdiğim otun yetiştiği sıkışık çalıların arasına.

Güney ve doğu kapkaranlıktır burda. Yıldızlar yağar dağlara, tepelerdeki çamların üstüne. Vadiye, köye, medeniyeti hatırlatan devasa ışıltıya sırtını çevirip, güneydeki dağlara doğru durdun mu geceleyin, dizlerinin üstüne çökesin gelir. Tanrılara bir kez daha inanırsın... Bir tepeden diğerine çıkar, sıkışık ağaçlıkların, makiliklerin arasındaki orman şeritlerinden az daha gidersen komşu şehrin sınırından geçtiğini söyler bir tabela. Komşu şehrin şöyle tepenin arkasında oluverişi güzel bir histir. Hele bu kadar alçakgönüllü bir şehirse.

Kâh Meryem Ana’yı ziyarete gidiyorum Bülbül Dağına. Tanrılara uzanan çam ağaçlarının kolları arasında. Bir şey, diyorum, farklı bir şey arıyorum. Tutunabilmek için. Durmak, derin bir nefes almak, gözlerimi yavaşça kapayabilmek için. İnanç, huzur, ya da umut...

Umut, evet, umut var mı? O baktığım derinlerde, yükseklerde, toprakta, insanda? Hayır, diyorum kendi kendime, maalesef hayır, en ufak bir umut kırıntısı yok, insanlığın ne olursa olsun “iyi”leşmeyeceğine kesinkes inanmış durumdayım... Ama ne gam: Denemek için, insanlığın iyileşmesine katkıda bulunmayı denemek için her fırsatı değerlendiriyorum, heyecanla, şevkle, tüm benliğimle!

Yine mumların titrek ışıkları, koşturan sincaplar, Meryem Ana’nın sakin bakışları, alakabak çığlıkları. Aslında her şey aynı mı, ne? Küçük şapelin çevresindeki akasyalar kış soğuğunda çıplak, utangaç, arka perdeden bizi izliyor. Diyecekleri bir şey var sanki... Uzun uzun bakışıyoruz. Akasyalarla anlaşıyoruz:

Evet, bu akasyalar tekrar açacak. Ve tekrar bahar gelecek. Tıpkı daha önceki gibi. O gizlenen şey, o her şeyin susarak demeye çalıştığı, işaret ettiği... Daha evvel söylenmiş sözler söylenecek, belki başka şekilde; daha evvel hissedilmiş duygular yaşanacak, belki aynı şekilde.

Yaşanacak, yine güzellikle, belki mükerrer olacak ama aslolan o ki, yaşanacak yine. İşte bu kadar! Biz başka bir şey ararken, arasak da, yaşam yanımızdan geçiveriyor olacak tüm güzelliğiyle. Ya da içimizden. Hep aynı güzelliğiyle.

(Şubat 2006)

3 yorum:

ankaralı dedi ki...

lafın tamamı deliye söylenir müthiş başka söze gerek yok

harun dedi ki...

abi.içerik çok güzel.yazılar bir harika. bu sitenin bir üyelik yeri yada sohbet ortamı neden yok.

güngör dedi ki...

sevgili arkadaşım.içeriği ve yazıları beğendiğin için.hem yazar adına hem kendi adıma çok teşekkür ederim.ama bu her insanın kendine yapabileceği basit bir blog.bir web sitesi (html)değil.belki ileride bir web sitesine çevirebilim.ama şimdilik böyle kalmak zorunda.eğer elinizde kendi yazdığınız doğayla ilgili yazılarınız varsa bunları mail adresime isminizle yada yazarın ismiyle atın.seve seve yayınlarım.sonuçta konu doğa aşkı...